Gabriel Garcia Marquez, yaşam için 13 ifade belirtmiş. Bunları hiç unutmamak ve unutturmamak gerekiyor bence:
1. Seni sen olduğun için değil, senin yanında olduğum zaman "ben" olduğum için seviyorum
2. Hiçkimse senin gözyaşlarını hak etmez, onu hak eden seni asla ağlatmayacak olandır
3. Birinin seni, senin istediğin gibi sevememesi, onun seni tüm varlığıyla sevmediği anlamına gelmez.
4. Gerçek dost, elini tuttuğunda kalbine de dokunandır
5. Birini özlemenin en kötü yolu, yan yana oturduğun halde onu hiçbir zaman elde edemeyeceğini bilmendir.
6. Üzüntülü olduğun zamanlarda bile gülümsemeyi asla bırakma, biri gülümsemene aşık olabilir
7. Bu dünyada 1 insan olabilirsin, ama birisi için bir dünya olabilirsin.
8. Zamanını seninle geçirmekle ilgilenmeyen biriyle zamanını harcama
9. Belki de Tanrı doğru kişi ile karşılaşmadan önce yanlış insanlarla karşılaşmamızı istemiştir. Minnet duygusunu böyle tadacağız
10. Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse
11. Seni kıracak insanlar herzaman olacaktır, öyleyse güvenmeye ihtiyacın var, sadece dikkatli ol
12. Daha iyi bir insan ol ve yeni bir insanla karşılaşmadan o kişinin de senin kim olduğunu bildiğini ümit etmeden önce, kendinin kim olduğunu bildiğinden emin ol
13. Çok fazla uğraşma, en iyi şeyler ummadığın zamanlarda olur
7 Mart 2010 Pazar
bugün
6.15 de başladı çokk hareketli günüm. Erkenden kalkmak zorunda bırakıldım, beykozda olmak gereklıydı benim için çok da alışık olmadığım bir saatte. Günün ilk saatleri pek güzel geçmesede hatta yolda uyuklasam da öğleden sonra oldukça güzeldi. Bayadır görüşemediğim ama çokk sevdiğim seldoşum aradı. telefonda hemen organize olduk hızlı bir telefon zinciri ve kızlar bizde toplanmaya karar verdik. Evde kimsenin olmaması da şansımızdı esasında, gezmeyi en az benim kadar çok seven canım annem de evde yoktu, reşat’ın da akşama kadar dersanesi vardı. Ee haliyle ev bize kaldı. Yihhuuuuuu!
Sarıyere yaklaştıkça havada bize oyun oynuyodu sanki, leventteki o masmavi bulut topluluğu yerini kara çirkin kızgın bulutlara teslim etmişti. Kara bulutlara birde sulu kar eklenınce, suratım beş karış tabi. Bi güzel ıslandım, sırılsıklam oldum resmen. Ama hiçbir şey bu gunun guzel olmasına engel olamayacaktı. Ahaha hain bulutlar istediğiniz kadar bana oyun oynayın kararın, yağın hatta beni sırılsıklam edin ama bu gun güzel bir gün, hem de size rağmen! Marketten abur-cuburlar içecekeler de alındıktan sonra ağır poşetlerimle taksi bulma telaşesi içindeydim. Yok vallahi yok, 10 dk. sonra nihayet bi taksi bulabilmemin sevinciyle seldoşumu da yanıma alarak bizdeydik artık. Neco ve Şeydanın da gelmesiyle kızlar konseyi tamamdı artık. Mutfak konusunda pek de başarılı olduğum söylenemez kabul ediyorum. Sevmiyorum uğraşmayı, yemek yapmak hazırlamak hiç bana göre değil. Bu konuda benden oldukça becerikli olan sevgili arkadaşlarım sağolsun hemen hazırladılar bişiyler ve beni muaf tuttular mutfaktan. Ben işin müzik, içecek ve organizasyon kısmıyla ilgilenerek baya bir rahatladım. Uzun zamandır görüşememiştik, konuşucak epey şey varmış özlemişiz yahu birbirimizi. Yedik-içtik-güldük-eğlendikk ve bir daha arayı asla bu kadar açmamaya karar verdik. Heheh Şeyda ve benim muhteşem araba kullanma maceralarımız baya gülmemize neden oldu. Şeydanın köprüde aynı arabaya üst üste 3 kez çarpışı, benim fren yerıne ısrarla gaza basmam ve bu araba neden durmuyor ki değip arabayı azarlayışım, otobüsü solama çalışmalarım, içinden çıkamayacağım bir yola girdiğimde yanımda kim varsa direksyonu ona satışlarımızz ve bir sürü yol anılarımız. Ha bu arada Selda ve şeydaa çok sigara içiyorsunuz yaa, yeşilaycıyım ben. Resmen bu gun bende pasif içici olarak en az sizin kadar zehirlendim. En yakın zamanda bırakmalısınız kızlar olmaz böyle. İşte böyleydi bu gün baya erken ve çirkin başlayıp süper sonlanan bir gün. Nikotin miktarı oldukça fazla olsa da güzeldi güzellll.
5 Mart 2010 Cuma
Cin Ali
Onunla minik bir çocukken henüz hayatı anlamaya çalışırken tanıştık. Şeker portakalı ya da küçük prensten bile önce okuduğum kitaptı cin ali. Okumayı benim gibi bi çırpıda sökenler için çok sevilen ancak sökemeyenler için işkence tanımının karşısında yerını almıştır bu sevimli kitaplar serisi. Cin ali adının aksine hiç cin değik tam tersi gayet saygılı bi çocukcağızdır, başından şapkasını hiç çıkarmadan okuma-yazma öğrenmeme direkt tanık olmuştur. Bu tatlı çöp adam kendini bana öyle bi sevdirdi ki ailesi, arkadaşları hepsi bi anda minik dünyama konuk olan ilk roman kahramanımdı, hatta sadece roman kahramanı olmakla kalmayıp, en sağdık arkadaşlarımdandı bir zamanlar kendileri.
İlk kitaplarımdandı çünkü cin ali serisi ne severdim ama, okumayı yeni öğrendiğimde elimden düşürmezdim, saçmaydı ama güzellerdi. Bir sürü kitabı vardı bende tatlı da bişiydi komikti de. Çöp adamın ismiydi cin ali, zayıftı, cılızdı ama çok tatlıydı. Cin aliyi sevmeyende yoktur heralde. Geçenlerde oyuncak müzesindeydim. İçeriye girer girmez gözüme ilişti cin ali kitapları. O an istem dışı gözlerim doldu, eskiyi anımsadım. Özlediğimi fark ettim. Küçükken her kitabında birlikte çeşitli maceralara atıldığımız minik çöp adam bu gün gözlerimin dolmasına neden oldu. Hem şaşkınlıktan, hem de mutluluktan. Özlemişim eşşek sıpasını. Ah cin ali ahhh. Neyse işte yine duygulandım birşekilde napiyim ama?
Fazla söze gerek yoook! Daha okumayı yeni sökmüşüz ilkokulda ve Cin Ali serisi elimizin elinin altında… Her vakit bulduğumuzda baştan okuyoruz… Okumamızı geliştiriyoruz hey gidi ne günlerdi değil mi?
Seviyorum seni cin ali. İyi ki vardın…
Seviyorum seni cin ali. İyi ki vardın…
3 Mart 2010 Çarşamba
gerçekler
Hayat gerçekten de çok garip. Birinin üzüntüsü başka bir kişinin sevinci olabiliyor. güzel bir haber aldı bugün hürmet, bebeği olacakmış. Sadıkla ikisi o kadar mutlular ki, güzel bir duygudur herhalde sevdiğin kişiyle senin bir parçan. 9 ay karnında taşıdığın onu içinde hissettiğin, senin canından, senin kanından, onu dünyaya getirecek olan sensin, senin o, ona sen can veriyorsun. Onlar bugün bu kadar mutluyken bazıları içinde hayatın en berbat günüdür belki bugün, belki en sevdiğini kaybetmiştir, belki depremde onun evi yıkılmıştır, belki annesidir dünyadan temelli giden ya da çocuğudur annesini yalnız bırakmak zorunda kalan, annesinin yanından alınan. Aynı gün farkı bedenlerde farklı yüreklerde beklide sadece 2 sokak ötede işte böyle karmaşık ve zıt duygular, mutluluklar ya da acılar yaşanıyor. Aynı hastanede yeni doğan bir bebeğin doğumdan sonra ilk ağlayışıyla mutluluktan gözleri dolan annenin sevinci, hastanenin diğer bölümünde soğuk iç ürpertici morgunda en sevdiğinin, canının bedenini teşhis etmek zorunda kalan, o olduğuna inanmak istemeyen ama o olan annenin acı dolu feryadı. Aynı yerde aynı zamanlarda farklı ve zor duygular. yakıştıramazsın sevdiğine ölümü, kabul etmek istemezsin, reddedersin hayır dersin, o gidemez beni bırakamaz bırakmamalı dersin ama bilirsin ne dersen de gitmiştir giden almışlardır onu yanımızdan. Dünyadan gitme vakti gelmiştir birkere, ne yapsan boşunadır. Ne kadar ağlarsan ağla, isyan et, sitem et, kız, bağır… elden bir şey gelmez boşa bir çabadır bu, sen de çok iyi bilirsin aslında. Şuan ben bunları yazıyorum. Sevdiklerim yanımda, bir oda uzağımdalar ama, belki de şuan annesi için ağlıyordur o tatlı kız çocuğu, ya da tonton dedesi sonsuz uykuya yatmıştır genç delikanlının, eşini kaybetmiştir bekli de birileri ya da oğlunu… kimbilir bekli de bir baba kızı için ağlıyordur, anneannesi yoğun bakımdadır ya da birilerinin. belki de arkasından ağlayacak kimsesi yoktur bazılarının. Hayat böyle işte, bir garip. Bir bebek daha dünyaya geliyor, her şeyden habersiz. En güvenilir yerde şuan, en temiz en saf haliyle hiçbirşey bilmeden, kötülük düşünmeden acı çekmeden… belki bilse dünyanın nasıl olduğunu ya da anlatsa ona birileri ya da ben anlatabilsem keşke bekli de hiç çıkmak istemez anne karnından, hep orda olmak ister ya da gelmekten vazgeçer birşekilde. Zor çünkü hayat gerçekten zor. Acılarla baş etmek hiç de kolay değil, anlatılanlar gibi değil çünkü hayat, masallardaki gibi değil. Sonu hep güzel bitmiyor, her zaman iyiler kazanmıyor, eşitlik olmuyor, kimselere kolay kolay güvenilmiyor. önüne pürüzsüz bir yolun aksine bol çakıl taşlı labirentler çıkıyor çoğu zaman. Zaman geliyor yolunu kaybediyorsun, zaman geliyor keşke hiç bitmese diyorsun. Çok sevdiklerin oluyor ya da hiç sevmediklerin. Hayatına çok severek dahil ettiğin insanlar oluyor ya da hayatından çıkarmak istediğin ya da hayatından değil de hayattan gidenler. Hani keşke benim hayatımdan gitselerdi ama hayatta olsalardı dediklerimizden. İçinden çıkamayacağın zamanlar oluyor bazen, yarın hiç gelmiyor böyle zamanlarda, acı geçmiyor ne yaparsan yap dinmiyor uyusanda geçmiyor. Ve en kötüsü elinden bir şey de gelmiyor. Özlüyor-özleniyorsun, seviyor -seviliyorsun, üzüyor-üzülüyorsun ağlıyor yada gülüyorsun. Kızıyor sonra hemen affediyorsun. Öyle ya da böyle yaşıyorsun işte. Tüm duyguları yaşayarak tüm ruh hallerine bürünerek, gök kuşağının tüm renklerini hayatına dahil ederek, siyah ve grilerle tanışarak. Deneyerek, iyi yada kötü tecrübelerle, sağa sola saparak, doğru ve yanlışlarla. Sevdiklerin ve nefret ettiklerinle…
Kaan Sezyum "Kendimi tanıştırayım" ahh ahh
Ben senin kötü zamanınım. Otobüsü kaçırdığın anın, patronundan posta yediğin an ensendeki soğuk terim. Ben gözüne kaçan ama bir türlü çıkmayan kirpiğinim.
Sevmediğin birine attığın sahte gülüsemenim.
Aklında olan ama söyleyemediğin şeyim.
Hızlı hızlı atan kalbin ve kontolünü kaybeden dizlerinim.
Gün ortasında gelen mide bulantısıyım.
Soğuk havada ensene düşen tombul yağmur damlasıyım aynı zamanda.
Kapı kulbuna takılan en sevdiğin elbisedeki yırtığım.
Ben senin kusurlarınım, ulaşamadığın isteklerinim.
Sessiz bir odada seni ürküten ağzı kapalı pet şişe sesiyim.
Ben karanlık yolda seni rahatsız eden gölgeyim.
Pencerene vuran ağaç dalıyım.
Garip ses çıkartan bacakları kıllı bir böceğim.
Elmanın içindeki kurtlu bölümün en tatsız yeriyim.
İnsanların sana tuhaf bakışındaki ortak noktayım.
Gece geç saatte komşunun evinden gelen kavga sesiyim.
Balkon pervazında görmediğin yükseltiyim.
Arabanın camına vuran taş parçasıyım.
İşten çıkarken son saniyede sana patlayan fazla mesainim.
Tuvalet kuyruğunda bitmeyen sırada seni zorlayan idrar kesenim.
Mutfakta dolaptan üzerine düşen hamamböceğiyim.
Sokakta sana hırlayan köpeğim.
O köpeğin hırlama sesine gelen arkadaşları da benim.
Ben senin rahatsızlığınım.
Tatil gününde başına gelen tatsız olayım.
Yolda patlayan lastiğine giren inşaat çivisiyim.
Uykusuzluk çektiğin günlerde aklına giren uykusuzluk düşüncesiyim.
Herkesin senden daha iyi olduğu fikriyim.
Seni çalışmanın ortasında bölen laubali arkadaşınım.
Ortamlardaki gerginliğim.
Ben sürekli kazananım.
Senin arkandan sana bakanım.
Yukarıdaki her şeyi gören de benim.
Benden korkarken yaşadığın korku duygusuyum, garip değil mi?
Ben suyun altındaki görünmeyen dibim.
Dolaşan karaltı, evine girmiş olan hırsızın bıraktığı rahatsızlık hissiyim.
Beslediğin hayvanına çarpan arabanın şoförüyüm.
Kamyon altında kalan ilk bisikletinim.
Ben senin kötü saç kesimin, seçemediğin giysin, istemediğin bir anda ortaya çıkan yırtık çorabınım.
Ben sigaranı yakamadığın çakmak, bulamadığın kibritlerinim.
Kolunu vurduğun sehpanın köşesiyim.
Ben anesteziden önce son düşündüğün şeyim.
Hiçbir zaman olamayacağın ‘iyi sen’im.
Zamanında yapılması gereken ama yapılmamış işinim.
Eline inen çekicim.
Ağzına kaçan ufak sineğim.
Salatandaki kol kılıyım.
Pos makinesinin hata mesajını veren sesiyim.
Işıklarda karşıdan karşıya geçerken duyduğun fren sesiyim.
Kötü bir kokuyum, nereden geldiğim belli değil.
O içtiğin son yudum, çektiğin son fırtım.
Sabah uyandığında buzdolabında bulduğun içi boş su şişesiyim.
Ben senin biriken faturalarınım.
Ödemeyediğin kredi kartı borcunda her ay artan faizinim.
Genç yaşta ölen insanlara duyduğun üzüntüyüm.
Ben senin ölüm korkunum. Tuvalette elini attığın rulonun son turuyum.
Deliler gibi ağladığında kafanı koyduğun yünlü yastığım.
Buzdolabındaki bozuk yiyecek kokusuyum.
Evinin köşelerindeki rutubetim. Oradayım, seni görüyorum.
Darbeleri yaşadığın andaki çaresizliğinim.
Polisin suratındaki korkutucu ifadeyim bazen, bazen ise politikacıların yüzsüzlüğü, bazen de taptığın şeylerin yok oluşuyum.
Ben gerçeğim, sen değilsin.
Dakikada 80 kez atıp yaşlanan kalbinin kas dokusuyum.
Uzayan tırnakların ya da arabanın üzerine sıçan kuşun bokuyum.
Bazen sempatiklik yapmak istediğimde ise elindeki kâğıt kesiğinin sızlamasıyım.
Suratına yediğin ilk tokadın yıllar sonra acı sızlamasıyım.
Ben karabiberliğin yerine geçmiş tuzluğum.
Ben senin çaresizliğinim.
Ben duşta kesilen elektriği kesen santralde, kötü gömleğin içinden görünen elim.
Ben arayıp da bulamadığın TV kanalıyım.
Ben akşamları evde zorla izlemeye çalıştığın dandik komedyenim.
Ben seni hiçbir zaman güldürmeyenim.
Ben çok sevdiğin birisini kaybettiğin zaman yaşadığın derin üzüntünün içindeki yalnızlık korkusuyum.
Ben kaybolan eşyanım. Evde unuttuğun kapı anahtarını tutan anhtarlıktaki sevimli maskotum.
Ben otobanda gördüğün ezilmiş hayvanlarım.
Ben duruyorum, sen ise gidemiyorsun.
Ben yaşayamadığın mutlulukları sana hatırlatan mineralim.
En kötü zamanda gelen başağrısıyım. Bir-iki dalga içinde kaldığında yaşadığın uyduruk boğulma hissiyim. Genzini yakan tuzlu suyum.
Öksürüp de kurtulamadığın gıcığım.
Güzel bir günde dışarıdayken seni saran sıkıntı duygusuyum.
Ev kapısının kırık kilidiyim.
Ben beklenmedik zamanda ortaya çıkanım, sen ise hep bekliyorsun.
Ben ‘Son bir isteğin var mı?’ sorusundaki vurguyum.
Ben yaşadığın kazıklarım.
Ben aklındaki yanlış düşünceyim.
Kırılan kalem sesinin odanın içindeki yankısıyım.
Ben insanların seni sevmemesi duygusuyum.
Eline saplanan olta iğnesiyim. Ayakkabının içine kaçan köşeli taş parçasıyım.
Ben yükseklik korkunum.
Ben senin yalnızlığınım ve hiçbir zaman yanında değilim.
Ben çok güzel günde birdenbire ortaya çıkan saçma tartışma konusuyum.
Ben birbirini çok sevenleri ayıran inadım.
Ben ciddiyetim.
Ben görgüsüzlüğüm.
Hayatın boyunca senden kurtulmayan kötü alışkanlıklarınım.
Ben imrendiğin her şeyim.
Bana hiçbir zaman sahip olamayacaksın.
Ben sevimsiz iş arkadaşınım. Geri zekâlı patronunum. Hafta sonu evine gelen tatsız arkadaşınım.
Ben zorla bir şey yemeni isteyen kötü yemek yapan uzak akrabanım. Ben ağzına giren ojeli parmağım.
Ben en sevdiğin kıyafetine dökülen ve çıkmayacak lekedeki sabit maddeyim.
Ben sevmediğin bir sebzeyim. Sana dilini ısırtan yoldaki tümseğim.
Yanlışlıkla attığın mesajım.
Ben sana yalan söyleyenim.
Ben senin bencil arkadaşlarınım. Ben senin kötü sevgilinim.
Ben gece geç saatlerde çalan telefonunun melodisiyim, ayrıca seni arayan ev sahibin de benim. Ben çok üşüdüğünde üzerini örtemeyen battaniyenin eksik kısmıyım.
Ben mutlulukların olmadığı yerdekiyim.
Ben senin kıskançlığınım.
Otobüste yanına oturan geyikçi adamım.
Ben kaybedemediğin kiloların, fast food yedikten sonra beliren pişmanlık hissinim.
Ben değerini bilmeyen kişilerin gördükleri kötü özelliklerinim.
Ben ağlayamadığın zaman boğazını düğümleyen hareketi yapan kas grubuyum.
Ben senin çirkinliğinim.
Ben sana iyi gelmeyen yanlış ilacın içindeki etken maddeyim.
Kendinden utandığın anlarda seni terleten kalın giysinin sırtına batan etiketiyim.
Tanıdın mı beni?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=947581&Date=27.02.2010&CategoryID=41
Aklında olan ama söyleyemediğin şeyim.
Hızlı hızlı atan kalbin ve kontolünü kaybeden dizlerinim.
Gün ortasında gelen mide bulantısıyım.
Soğuk havada ensene düşen tombul yağmur damlasıyım aynı zamanda.
Kapı kulbuna takılan en sevdiğin elbisedeki yırtığım.
Ben senin kusurlarınım, ulaşamadığın isteklerinim.
Sessiz bir odada seni ürküten ağzı kapalı pet şişe sesiyim.
Ben karanlık yolda seni rahatsız eden gölgeyim.
Pencerene vuran ağaç dalıyım.
Garip ses çıkartan bacakları kıllı bir böceğim.
Elmanın içindeki kurtlu bölümün en tatsız yeriyim.
İnsanların sana tuhaf bakışındaki ortak noktayım.
Gece geç saatte komşunun evinden gelen kavga sesiyim.
Balkon pervazında görmediğin yükseltiyim.
Arabanın camına vuran taş parçasıyım.
İşten çıkarken son saniyede sana patlayan fazla mesainim.
Tuvalet kuyruğunda bitmeyen sırada seni zorlayan idrar kesenim.
Mutfakta dolaptan üzerine düşen hamamböceğiyim.
Sokakta sana hırlayan köpeğim.
O köpeğin hırlama sesine gelen arkadaşları da benim.
Ben senin rahatsızlığınım.
Tatil gününde başına gelen tatsız olayım.
Yolda patlayan lastiğine giren inşaat çivisiyim.
Uykusuzluk çektiğin günlerde aklına giren uykusuzluk düşüncesiyim.
Herkesin senden daha iyi olduğu fikriyim.
Seni çalışmanın ortasında bölen laubali arkadaşınım.
Ortamlardaki gerginliğim.
Ben sürekli kazananım.
Senin arkandan sana bakanım.
Yukarıdaki her şeyi gören de benim.
Benden korkarken yaşadığın korku duygusuyum, garip değil mi?
Ben suyun altındaki görünmeyen dibim.
Dolaşan karaltı, evine girmiş olan hırsızın bıraktığı rahatsızlık hissiyim.
Beslediğin hayvanına çarpan arabanın şoförüyüm.
Kamyon altında kalan ilk bisikletinim.
Ben senin kötü saç kesimin, seçemediğin giysin, istemediğin bir anda ortaya çıkan yırtık çorabınım.
Ben sigaranı yakamadığın çakmak, bulamadığın kibritlerinim.
Kolunu vurduğun sehpanın köşesiyim.
Ben anesteziden önce son düşündüğün şeyim.
Hiçbir zaman olamayacağın ‘iyi sen’im.
Zamanında yapılması gereken ama yapılmamış işinim.
Eline inen çekicim.
Ağzına kaçan ufak sineğim.
Salatandaki kol kılıyım.
Pos makinesinin hata mesajını veren sesiyim.
Işıklarda karşıdan karşıya geçerken duyduğun fren sesiyim.
Kötü bir kokuyum, nereden geldiğim belli değil.
O içtiğin son yudum, çektiğin son fırtım.
Sabah uyandığında buzdolabında bulduğun içi boş su şişesiyim.
Ben senin biriken faturalarınım.
Ödemeyediğin kredi kartı borcunda her ay artan faizinim.
Genç yaşta ölen insanlara duyduğun üzüntüyüm.
Ben senin ölüm korkunum. Tuvalette elini attığın rulonun son turuyum.
Deliler gibi ağladığında kafanı koyduğun yünlü yastığım.
Buzdolabındaki bozuk yiyecek kokusuyum.
Evinin köşelerindeki rutubetim. Oradayım, seni görüyorum.
Darbeleri yaşadığın andaki çaresizliğinim.
Polisin suratındaki korkutucu ifadeyim bazen, bazen ise politikacıların yüzsüzlüğü, bazen de taptığın şeylerin yok oluşuyum.
Ben gerçeğim, sen değilsin.
Dakikada 80 kez atıp yaşlanan kalbinin kas dokusuyum.
Uzayan tırnakların ya da arabanın üzerine sıçan kuşun bokuyum.
Bazen sempatiklik yapmak istediğimde ise elindeki kâğıt kesiğinin sızlamasıyım.
Suratına yediğin ilk tokadın yıllar sonra acı sızlamasıyım.
Ben karabiberliğin yerine geçmiş tuzluğum.
Ben senin çaresizliğinim.
Ben duşta kesilen elektriği kesen santralde, kötü gömleğin içinden görünen elim.
Ben arayıp da bulamadığın TV kanalıyım.
Ben akşamları evde zorla izlemeye çalıştığın dandik komedyenim.
Ben seni hiçbir zaman güldürmeyenim.
Ben çok sevdiğin birisini kaybettiğin zaman yaşadığın derin üzüntünün içindeki yalnızlık korkusuyum.
Ben kaybolan eşyanım. Evde unuttuğun kapı anahtarını tutan anhtarlıktaki sevimli maskotum.
Ben otobanda gördüğün ezilmiş hayvanlarım.
Ben duruyorum, sen ise gidemiyorsun.
Ben yaşayamadığın mutlulukları sana hatırlatan mineralim.
En kötü zamanda gelen başağrısıyım. Bir-iki dalga içinde kaldığında yaşadığın uyduruk boğulma hissiyim. Genzini yakan tuzlu suyum.
Öksürüp de kurtulamadığın gıcığım.
Güzel bir günde dışarıdayken seni saran sıkıntı duygusuyum.
Ev kapısının kırık kilidiyim.
Ben beklenmedik zamanda ortaya çıkanım, sen ise hep bekliyorsun.
Ben ‘Son bir isteğin var mı?’ sorusundaki vurguyum.
Ben yaşadığın kazıklarım.
Ben aklındaki yanlış düşünceyim.
Kırılan kalem sesinin odanın içindeki yankısıyım.
Ben insanların seni sevmemesi duygusuyum.
Eline saplanan olta iğnesiyim. Ayakkabının içine kaçan köşeli taş parçasıyım.
Ben yükseklik korkunum.
Ben senin yalnızlığınım ve hiçbir zaman yanında değilim.
Ben çok güzel günde birdenbire ortaya çıkan saçma tartışma konusuyum.
Ben birbirini çok sevenleri ayıran inadım.
Ben ciddiyetim.
Ben görgüsüzlüğüm.
Hayatın boyunca senden kurtulmayan kötü alışkanlıklarınım.
Ben imrendiğin her şeyim.
Bana hiçbir zaman sahip olamayacaksın.
Ben sevimsiz iş arkadaşınım. Geri zekâlı patronunum. Hafta sonu evine gelen tatsız arkadaşınım.
Ben zorla bir şey yemeni isteyen kötü yemek yapan uzak akrabanım. Ben ağzına giren ojeli parmağım.
Ben en sevdiğin kıyafetine dökülen ve çıkmayacak lekedeki sabit maddeyim.
Ben sevmediğin bir sebzeyim. Sana dilini ısırtan yoldaki tümseğim.
Yanlışlıkla attığın mesajım.
Ben sana yalan söyleyenim.
Ben senin bencil arkadaşlarınım. Ben senin kötü sevgilinim.
Ben gece geç saatlerde çalan telefonunun melodisiyim, ayrıca seni arayan ev sahibin de benim. Ben çok üşüdüğünde üzerini örtemeyen battaniyenin eksik kısmıyım.
Ben mutlulukların olmadığı yerdekiyim.
Ben senin kıskançlığınım.
Otobüste yanına oturan geyikçi adamım.
Ben kaybedemediğin kiloların, fast food yedikten sonra beliren pişmanlık hissinim.
Ben değerini bilmeyen kişilerin gördükleri kötü özelliklerinim.
Ben ağlayamadığın zaman boğazını düğümleyen hareketi yapan kas grubuyum.
Ben senin çirkinliğinim.
Ben sana iyi gelmeyen yanlış ilacın içindeki etken maddeyim.
Kendinden utandığın anlarda seni terleten kalın giysinin sırtına batan etiketiyim.
Tanıdın mı beni?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=947581&Date=27.02.2010&CategoryID=41
1 Mart 2010 Pazartesi
tek kelimeyle muhteşem bir şarkı-seni severdim
http://fizy.com/s/1agp9u fazlasıyla güzel. anlamlı, duygusal. beğendim, hemde çook. of yani tam of of.
Seni Severdim
Yazık ne mazi yazık anlatmaya yoruldum
Sen benden vazgeçince ben o günde vuruldum
Yazık günah, ben oysa kardelen gibi
Acıyla boyveren gibi
Seni severdim hüznün koynunda
Seni severdim hem uyanık hem uykumda
Seni severdim ve sana rağmen
Yine severdim daracık ip boynumda
Sen aşkı anlamaz bilmez
Gül yansa ağlamaz sakin
Ben akmayan gözyaşında seni severdim
Sen hisli korkak savaşcı
Aşkı kime satmış hain
Ben her savaş meydanında seni severdim
Yazık ah mazi yazık bir yalnızlık bir vurgun
Sen benden vazgeçince ben o günde vuruldum
Yazık günah ben olsam pervane gibi
Ateşle can veren gibi
Seni severdim hüznün koynunda
Seni severdim hem uyanık hem uykumda
Seni severdim ve sana rağmen
Yine severdim daracık ip boynumda
Sen aşkı anlamaz bilmez
Gül yansa ağlamaz sakin
Ben akmayan gözyaşında seni severdim
Sen hisli korkak savaşcı
Aşkı kime satmış hain
Ben her savaş meydanında seni severdim
Her şey yeni başlıyor aslında.
En başarılı olmaya koşullanmış bir hayat… Sürekli koşan, amaçsızca koşan insanlar… Her zaman, her yerde, en önde olma telaşı… İkinci olmaya bile dayanamamak… Karşılaştırıldığımız insanlar… Rekabet, kıskançlık, öfke, hırs… Küçük oyunlar, büyük gibi görünen insanlar, küçük yürekler… Yorulmak, durmak, nefes alamamak… Boğulmaya başlamak, öfkelenmek, daha çok öfkelenmek… Bunu hak etmediğini düşünmek, yüzünü kapıya doğru dönmek…Kapıyı çarpıp çıkıp gitmek! Gerçekten de her şey bitti mi şimdi? Çocukken neler hayal ederdim? Ne olmayı isterdim ? ama şuan hayalimin neresindeyim kim bilir. Oysa çocukken hayallerim çok daha farklıydı, burada 6 yada 10 yaşındaki bir çocuğun isteği çok mu önemlidir? Bu neden bana hayal kırıklığı yaşatsın ki! Boşver çocukluğumu, istediğim mesleği yapmıyorum diye hayatımın geri kalanı berbat mı geçecek? Boşver, geçen için yapabileceğim bir şey yok. Aslında çok da doğru değil yani tam olarak öyle değil işte, zaman zaman istiyorum bu hayalimin gerçekleşmesini. Küçükken en büyük hayalimdi yönetmen olmak. Bir sinema filminin altında ismimin yazılı olması falan. Hatta küçük kuzenlerimi toplar onlara çeşitli gösteriler hazırlatırdım, çalıştırırdım koreografi falan hazırlar herkese izlettirirdim. Çok da beğenilirdi hatta, inanılmaz yaratıcıydım, başarılıydım da ama bu konuda, hiç mütevazilik falan yapamıycam yani kusura bakmasın kimse. İçimde varmış canım, taa küçüklükten bu yana.Dur bakalım daha yaşım çok genç yapacak çok şey var. Her şey bitmedi henüz, hatta yeni başlıyor belki de. Tuttuğunu koparan biriyim, aklıma bir şey koyarsam da yaparım, biliyorum. Her neyse işte şimdi devam edelim.Biten bu dakikalar geri gelmeyecek. Biten günler, biten aylar, biten yıllar geri gelmeyecek. Her dakika hayatımız kısalıyor. O yüzden vazgeçemediğim hayallerimin peşinden koşmalıyım, koşmalıyız. Gerçekten ne yapmak istiyorum? Bundan sonra sadece buna odaklanmalıyım.İstemek ve başarmak, işte hepsi bu. Aslında her şey yeni başlıyor.
hep genç kalsam
Ben yaşlanmak istemiyorum.. yaşımı şöyle sabitleyebilsem keşke. Hep şimdi ki gibi kalsam 22 olsam, hadi biraz daha zorlayalım 25-26 falan olsun kabul vallahi kabul. Ama yaşlanmayayım. Bu ara pek fazla kurcalıyor bu düşünce beynimi hatta kurcalamakla kalmıyor direkt beynimi kemiriyor. Muhtaç olmayayım kimselere. hafızam hiç utandırmasın beni, sevdiklerimle ilgili küçüçük ayrıntıyı bile unutmayan ben evimin yolunu şaşırmayayım. sabahın köründe uyuyamamaktan dert yanıp ayağa dikilmeyeyim, heyecanlandığımda yine ekstra enerji saçabileyim etrafıma. gözlerimdeki parlaklık hiç bırakmasın beni. yüksek sesten rahatsız olmamalıyım hiçbir zaman içimden geldiği gibi şarkılar söyleyebilmeliyim şuan olduğu gibi. merdiven çıkarken tıkanıp yorulmamalıyım, nefesim her kesildiğinde mutlaka heyecandandır diyebilmeliyim. kanepede uyuyakalıp uyandığımda sırtım belim ağırmamalı, mevsimlere göre fiziki rahatsızlıklar ortaya çıkmamalı bünyemde, ilaçlarla pek haşır-neşir de olmayayım. gece yarısı yenilen yemeklere acaba mideme dokunucak mı beni rahatsız edicek mi dememeliyim asla. dışarıda kar yağdığında tıpkı şimdiki gibi gidip kartopu oynayabilmeliyim, yağmurlu havada yürüyüp, sahilde hep koşabilmeliyim. Kırışıklıklar istemiyorum vücudumda, göz kapaklarımda. saçlarım sadece şuan ki rengiyle kalmalı bir tel beyaz bile olmamalı, elimde bastonum yerçekimine yenik düşmemeliyim, otobüslerde kimse yaşımdan dolayı yer vermemeli bana, bayramlarda el öpen değil de eli öpülen olmamalıyım kesinlikle. Gözlükler gözümde gazetenin içine girip okumamalıyım. “Artık onu yapamam”, “Bundan sonra ne olacak ki”, “Ama ben yaşlandım artık” bu cümlelere yer olmamalı benim hayatımda, telafuz etmemeliyim bunları. Yaşlanmamalıyım işte, n’olurrr, lütfen lütfennnnnnn
Yaşımı sabitlesem ve hep aynı kalsam??
Öyle çokkk uzun yıllar yaşamak falan da istemiyorum ki şöyle 60-65 yılı şimdiki görüntümde sabitsek falan olmaz mı?
ezel
Ezel yaa ezel. aslıyla beraber resmen gözlerimiz dolarak izledik ezel’i. Nasıl bir aşktır bu? Biri birini nasıl bu kadar sever? Bir adam bir kıza nasıl böyle bakar? Birine nasıl bakılır böyle, allahımm o nasıl bir bakmadır öyle. Nasıl bir aşktır aralarındaki. Resmen imrendik, kıskandık, ahhh çekerek izledik. ömer ve eyşan (yine eskilerin amınsandığı bi sahne) ara sokakta, eyşan kaçıyor, ömer arkasında. Sonunda yakalıyor eyşanı aralarında demir parmaklıklar. İkiside ağlıyor. Ömer öyle çok seviyor ki eyşanı, öyle güzel ve öyle gerçek seviyor ki onu, bize bu sevgiyi öyle güzel hissettiriyor ki. Sadece imrenerek gözlerimiz dolarak izliyoruz onların aşklarını. Ezel söz veriyor eyşan’a onu hep seveceğine koruyacağına onun yanında olacağına. Evlerinin hayalini bile kuruyorlar, en ufak detayı gözden kaçırmadan. İleride sahip olmak istedikleri köpeklerinin ismini bile kararlaştırıyorlar. Oyuncak at’ı, koltukları, bahçeyi.. her şeyi…ezel tıpkı geçmişte düşledikleri gibi bir ev hazırlıyro eyşan’a. Ama bunlar konuşulurken eyşan’a öyle bir bakıyor ki, kimse kimseye böyle bakamaz heralde. Öyle sahiplenerek bakıyor ki ona, öyle aşkla, öyle güven vererek bakıyor kii… ahh ahhh var mı böyle bir aşk dedirten cinsten yani.
Ezel dizisi beni çok düşündürüyor. Dürüst olmak gerekirse sıra dışı bir hikayesi yok. Ama hedef kitlesi olan Türk milletini tam kalbinden fethediyor. Haksızlık yapılan kişinin intikamı.. olduk olası çok severiz böyle hikayeleri. Özümüzde hepimiz çok duygusal insanlarız. Kötüden alıp iyiye vermeyi, yapılan bir kötülüğün intikamının alınmasını, karşı tarafı şaşırtacak şekilde oyunlar oynamayı ve kaybedeceğimiz düşünülürken son anda kazanmayı çok severiz. Ramiz Dayı'nın Kerpeten Ali'yi şaşırttığı, tabiri yerindeyse dumura uğrattığı her saniyede inanılmaz keyifleniriz. Severiz oyunlar oynamayı.. Elimiz en güçlüyken zayıfı oynamayı, en cesurken korkağı oynamayı, en bağımlıyken bağımsız gibi davranmayı... Neticesinde karşımızdakini şaşırtmayı ve gücümüzü göstermeyi.
Sonuna kadar mağduru koruruz, kollarız. Ezel'in kazanmasını isteriz ama bir yandan da kerpeten Ali'nin ne kadar pişman olduğunu anlayıp kıyamayız ona. İki duygu sömürüsüne kanarız 1 dakikada. Adam öldüren, en yakın arkadaşlarına kötülük yapan adamı, iki gözyaşı döktü diye affederiz hemen. Eyşan'ın bakışları sertken küfürler ederiz, ne kadar üzgün olduğunu anladığımızda kollarımıza alırız. Toplum olarak hiç dayanamayız göz yaşlarına. Ne kadar fevri tepkiler verip yakıp yıkıyorsak o kadar da çabuk affederiz herkesi. Duygusal insanlarız biz, kim bizi daha çok etkiliyorsa anında gideriz onun peşinden. Ta ki bir diğeri bizimle konuşup bizi etkileyene kadar...
İyi analiz yapmış senaristler. Hepsinin ellerine sağlık. Toplum olarak içimizi bu kadar kıpır kıpır eden, her bölümü mutlu sonla biten, sanki kendi zaferimizmiş gibi bizi gururlandıran bir diziye ihtiyacımız varmış. Ve Ramiz Dayının her cümlesinde bize öğrettiği özlü sözlere. Onun sayesinde şair olduk, düşünür olduk, özlü sözler kitapları alıp okur olduk. Artık her pazartesi akşamı mutlu ve gururlu uyuduğumuz gibi özlü sözler dağarcığımızda her hafta bir kademe daha gelişiyor.. Meğersem bizim Ramiz Dayı'ya ne çok ihtiyacımız varmış :)
Ezel dizisi beni çok düşündürüyor. Dürüst olmak gerekirse sıra dışı bir hikayesi yok. Ama hedef kitlesi olan Türk milletini tam kalbinden fethediyor. Haksızlık yapılan kişinin intikamı.. olduk olası çok severiz böyle hikayeleri. Özümüzde hepimiz çok duygusal insanlarız. Kötüden alıp iyiye vermeyi, yapılan bir kötülüğün intikamının alınmasını, karşı tarafı şaşırtacak şekilde oyunlar oynamayı ve kaybedeceğimiz düşünülürken son anda kazanmayı çok severiz. Ramiz Dayı'nın Kerpeten Ali'yi şaşırttığı, tabiri yerindeyse dumura uğrattığı her saniyede inanılmaz keyifleniriz. Severiz oyunlar oynamayı.. Elimiz en güçlüyken zayıfı oynamayı, en cesurken korkağı oynamayı, en bağımlıyken bağımsız gibi davranmayı... Neticesinde karşımızdakini şaşırtmayı ve gücümüzü göstermeyi.
Sonuna kadar mağduru koruruz, kollarız. Ezel'in kazanmasını isteriz ama bir yandan da kerpeten Ali'nin ne kadar pişman olduğunu anlayıp kıyamayız ona. İki duygu sömürüsüne kanarız 1 dakikada. Adam öldüren, en yakın arkadaşlarına kötülük yapan adamı, iki gözyaşı döktü diye affederiz hemen. Eyşan'ın bakışları sertken küfürler ederiz, ne kadar üzgün olduğunu anladığımızda kollarımıza alırız. Toplum olarak hiç dayanamayız göz yaşlarına. Ne kadar fevri tepkiler verip yakıp yıkıyorsak o kadar da çabuk affederiz herkesi. Duygusal insanlarız biz, kim bizi daha çok etkiliyorsa anında gideriz onun peşinden. Ta ki bir diğeri bizimle konuşup bizi etkileyene kadar...
İyi analiz yapmış senaristler. Hepsinin ellerine sağlık. Toplum olarak içimizi bu kadar kıpır kıpır eden, her bölümü mutlu sonla biten, sanki kendi zaferimizmiş gibi bizi gururlandıran bir diziye ihtiyacımız varmış. Ve Ramiz Dayının her cümlesinde bize öğrettiği özlü sözlere. Onun sayesinde şair olduk, düşünür olduk, özlü sözler kitapları alıp okur olduk. Artık her pazartesi akşamı mutlu ve gururlu uyuduğumuz gibi özlü sözler dağarcığımızda her hafta bir kademe daha gelişiyor.. Meğersem bizim Ramiz Dayı'ya ne çok ihtiyacımız varmış :)
28 Şubat 2010 Pazar
Sıkıntı
ben de şiddetli can sıkıntısı krizleri çekenlerden biriyim
Bilmiyorum garip olan hayat mı yoksa ben mi? zaman geçtikçe biraz daha yorulduğumu biraz daha direncimin kırıldığını hissediyorum… sıkıcı bi gün, nedensiz sıkılıyorum, bunalıyorum, hiçbir yere sığamıyorum sanki. Vakit dolduracak hiçbir şey gelmiyor aklıma, güzel olan hiçbir şey yok sanki, herşey gayet sevimsiz ve anlamsız görünüyor bu gün gözüme. Sanki hayat beni inadına zorluyormuş gibi geliyor. Suratsızlığım da fazlaca üzerimde, gülmek hatta konuşmak bile gelmiyor içimden, olmak İstediğim yerde yada zamanda değilim çünkü şuan. Çok sıkıldım her şeyden, herkesten. Asla hayır diyemeyeceğim can sıkıntısının birebir ilacı baş düşmanı, eğlenmek-gezmek bile gayet sıradan ve sevimsiz bir kelime gibi geliyor şuan kulağıma. O kadar bunalmışım yani. Aslında şuan tek istediğim 2 günlük bile olsa buralardan uzaklaşmak. Kimsenin bilmeyeceği beni bulamayacağı bana ulaşamayacağı bir yerlerde olmak. Yanımda telefon ve kimseler olmadan. Sadece kendimle, sadece kendimi dinleyerek. Kimselere hesap vermeden, kimseleri duymadan, kimseleri görmeden... sıkıntı gerçekten fena şey.
26 Şubat 2010 Cuma
söyle
Bugün bişeyi 40 kez söylesen de olamayacağını gördüm. bişeylerin olup olmama olasılığı beni çileden çıkarıyor. olacaksa olsun olmayacaksa olmasın. bana ikilemlerle gelme, kesin şeyler söyle bana. çıldırtma beni, dolaylı yollarla anlatma bişeyleri direk söyle çat diye. buna canım sıkkın bir şekilde. Sevmiyorum yani beklemeyi falan, olucaksa olsun olmuycaksa olmasın ama beklemiyim. yani zaten sabırsızım, beklemeye hiç gelemem o da ayrı bir konu. Sürekli bir şeyler için bekliyoruz bir şekilde, olucak mı olmayacak mı şöyle mi böyle mi, yok yok hiç gelemem ben böyle şeylere. Birşey olucaksa da olmuycaksa da sonucu her ne olursa olsun hemen öğrenmeliyim, beklememeliyim. ya da dolaylı yollarla anlatmamalı kimse bana bişiyleri. her neyse o söyleyeceği şey direk karşıma geçip söylemeli, söyleyebilmelii en azından deneyebilmeli. dediğim gibi işte esasında bişiyin olup olmaması değil asıl konu. zaten cevap ya evettir yada hayır, ortası yok bunun. direk söyleyin işte. olursa olur olmazsa da olmasın zaten. birşeyin olmayacağı varsa ne yaparsan yap, istersen 40 kere söyle olmuyo zaten. ama hemen söyle sonucu beni memnun etmese bile, üzse bile. net olarak söyle bunu bana, kelime oyunları yapmadan direk söyle
25 Şubat 2010 Perşembe
onarmak mı yoksa yıkmak mı?
Kumdan bir kale düşünelim. Çevresine güzel su kanalları yapmış, çevrelenmiş falan. Yalnız öyle bir yere inşa etmişim ki kalemi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları doluyor, sonra güçlü sağlam(!) zannettiğim surlarım tuzlu suyun ellerinde giderek erimeye başlıyor. Bense elimde küçük plastik kovam, sahilden topladığım kuru kumlarla surları onarmaya çalışıyorum, çabalıyorum. Yaptığım yamalar, bir sonraki dalganın darbesiyle çirkin şekiller almaya başlıyor.Küçük plastik kovamla habire koşturup duruyorum. Kan, ter ve panik içinde!.. O kadar odaklanmışım ki “onarmaya”, bu yıkımın artık benim kontrolümde olmadığını göremiyorum. Oysa bir dursam, durup da yukarıdan baksam kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara; onarmaya harcadığım sürede yepyeni bir kale inşa edilebileceğimi görebileceğim. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabileceğim. Ama bazen gözümüz bile görmüyor ki, körü körüne tutunuyoruz, doğru sanıyoruz, doğru olduğuna inanıyoruz, inanmak istiyoruz ya da bir şekilde inandırılıyoruz. Yaşam da birçoğumuz için böyle geçip gidiyor. Katlanamadığımız bir işimiz, sevmediğimiz bir çalışma ortamımız ya da üzüldüğümüz bitişler falan oluyor. “Alışmaya” çalışıyoruz. İncinen yerlerimize her gün küçük yamalar dikiyoruz. Ertesi gün sökülüyor yamalarımız, yara bere içinde, delik deşik, yorgun argın dönüyoruz evlerimize. “İşimi sevmiyorum ama dayanmak zorundayım!” diyoruz. Her şeyi bırakıp düşlerimizin peşinden gitmek, bir lüksmüş, şımarıklıkmış gibi görünüyor gözümüze. Öyle ki utanıyoruz da bazen, gitme düşlerimizden! Aynı durum ilişkiler için de, bitmiş ama süregelen evlilikler için de, hani o hep gidip yerleşmek istediğimiz huzur dolu sahil kasabası için de geçerli; değil mi? Bazen bir şeyi onarmak için, önce tamamen yıkmak gerekmez mi? Hayatımdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmediniz mi?
21 Şubat 2010 Pazar
hayat
Hayat üzerine o kadar cok sey var ki söylenecek; hayat bir de nereden ve hangi pencereden baktigimizlada ilgilidir, yani göreceli. Hep farkli yerden, farkli zamanda gecen bir yolculuk. Düslerimiz, hayallerimiz, yasanmisliklar, hayata eklenen kat kat motivler, renkler, degisimler, her defasinda yenilenen duygular. Gecmis, gelecek, simdiki zaman; nicelik degil, nitelikdir önemli olan.
Hayat nedir? biz neresindeyiz diye çırpınırken aslında birçok şeyin bizden çok uzaklarda bizi sallamayarak acımasızca bizi sadece yalnızlığa ittiğini farkettim bugün. bu daha önceleri aklıma gelen birşeydi aslına bakarsan ama gerçeklerin tokat gibi yüze vurulmasından sonra çıkıyormuş duyguların acısı.. Her şeyin aslında yolunda gittiğine inandığımız noktada birşeyler çekiyormuş bizi kenara ve öğütler veriyormuş… sıkılarak da olsa dinliyormuşuz onların sözlerini. ama kulağımızda öğütler, yüreğimizde sıkıntılar 'nasılsa denesem de olmayacak' diyerek devam ediyormuşuz o karanlık sokaktaki yürüyüşümüze. Bunlar olurken kalbimiz acılar çekiyormuş, aklımız fırtınalarda savruluyormuş, gözümüz birçok şeyi görmekten aciz olmuş.. zamanla anlıyoruz hayatın değil kendi benliğimizin neresinde olduğumuzu… onu anlarken de acı çekiyoruz. Bilmek her zaman huzur vermiyor insana. fikirleri, davranışları en çok etkileyen şeymiş bilmek. duygulardan kurnazmış bilgi. bilmek hep doğru olan değilmiş yani, her şeyi bilmek de iyi değilmiş. Çünkü bazen bildiğimiz herşey bizi mutlu edemeyebiliyor. Ya da doğru bildiklerimizin zamanla yanlış olduğunu yaşayarak öğrenebiliyoruz. Dedim ya bilmek çoğu zaman etkiliyor davranışlarımızı, fikirlerimizi ve hayatımızı.
Sonra sonra anlıyoruz neler yapabileceğimizi. nasıl davranacağımızı. neyin doğru neyin doğru değil- hangisinin bizi daha mutlu edebileceğini.
Şimdi öyle bir noktasındayımki hayatımın… bir adım atsam düşecek gibiyim. önümdeki yolun sonu uçurum değil ama hiç de kolay değil. bir sürü dar yol ve çakıllarla dolu, ayağımda ayakkabım yok ama. Yinede pes etmek yok. Önümde ne kadar zor, dar ve engellerle dolu yollar olsada asla pes etmek yok. Pes edecek kadar zavallı olmadım hiçbir zaman, ve olmayacağımda. Herşeye inat deneyeceğim ve hayatımı güzelliklerle yaşayacağım.
Kısaca hayat; Herkesin kendi hikayesini yazdığı, yazmaya çalıştığı fakat çoğu zaman ona sunulanı yaşamak zorunda olduğu zaman dilimi...
Ne kaybettirir, ne de kazandırır. O sadece öğretmeye devam eder.
20 Şubat 2010 Cumartesi
love
3-4 yaşlarında falandım herhalde love kelımesı lugatıma eklendiğinde. babama aşıktım o zamanlar kimseyle paylaşmak istemezdim onu, paylaşamazdım, annemden bile kıskanırdım. zaten babalar ve kızları arasında hep özel bir bağ oluşmuştur, değişik bir aşk bu hiç bitmeyen. Sonra büyükbabama, sonra büyükbabamla izlediğimiz entrikalı dizilerdeki tiplere, (5 yaşında bi veletim ama o zamanlar), sonrada büyüdükçe başkalarına falan işte. Sevgi konusunda şanslıydım aslında, ta küçüklükten bu yana çok mutlu bir çocuktum. çok yaramaz çok muzur tam bir cadıydım ama kendimi sevdirmesini de iyi bilirdim. çok severdi herkes beni (pek mütevaziyimdir). sevgi eksikliği hiçç çekmedim yani hayatımın hiç bir döneminde. sevgiyi baya baya yaşadım, çok sevilerek çok severek çok mutlu büyüdüm, şanslıydım. bir ara ilkokul zamanlarım falandı heralde, love yazılıydı herşeyim. birsürü aksesuarlar, kokulu defterler, silgiler, kalemler...çok modaydı o zamanlar ahaha, herşey love yazılı olmalıydı, manyaklık boyutundaydı. tüm kızlar arasında bi love çılgınlığı vardı. okul çıkışı tüm harçlıklarımzla kırtasiyeye koşar bir sürü bişiler alırdık. hatta daha fazla sticker kalem vs. almak için okulda yemek bile yemez tüm paramızı bunlara yatırırdık ve özenle saklardım hepsini. saçma sapan çocukluk takıntıları işte. küçüklüğümden süregelen değişik bir alışkanlıktı bunları saklamak falan. hala saklarım gerekli gereksiz herş eyiii (annemin çöp diye nitelendirdiği) anı diye saklarım ben her şeyii, her şeyiii...Sonra biraz daha büyüdükçe bu love takıntımın saçmalığını ve gereksizliğini iyice idrak ettim. Ne yani n'olcak ki üzerinde love yazılı herşey benim olsa? ve yine büyüdükçe bunlara hiç ihtiyacım olmadığını da farkettim. Dedim ya şanslıydım ben bu konuda, küçüklüğmden bu yana hep çok sevilen biri oldum. Çevrem hep güzel insanlarla doluydu, beni gerçekten çok seven bana değer veren insanlarla. tabi arada üzenler de oluyor ama büyüdükçe alışıyor insan. Şimdilerde hiçç ihtiyacım yok buna love falan gereksiz şeyler bunlar. buna ihtiyaç duyanlar bu kelimeyi sürekli telafuz edenler, bununla ilgili yazılar yazıp okuyanlar sürekli bu konuyu sorgulayanlar ya gerçekten sevgi eksikliği çekenler ya da cidden hiçç sevilmemiş, sevilmeyen insanlar. o yüzden kendimi şanslı hissediyorum. sevgiyi bu kadar güzel yaşayabildiğim için, bana sevmeyi böyle güzel öğrettikleri için, beni bu kadar sevdikleri için, onları çok fazla sevdiğim için. Love kelimesinin eksikliğini hiç çekmediğim, orada-burada aramayıp buna hiç ihtiyaç duymadığım için.
19 Şubat 2010 Cuma
19.02.2010
Güzeldi bugün. Biraz yoğun biraz koşuşturmalı ama keyifliydi. Necomlaydım yine, ist.parkın altını üstüne getirdik adeta. Niyetim ayakkabı almaktı ama nerdee?? bende bu kararsızlık olduktan sonra. nerdeyse tüm mağazaları dolaştık bir sürü ayakabı denedim ama yokk, ıı ııııı beğenemedim kiii. Sevmiyorum zaten bu huyumu, karasızlık fena şey. gezdik-tozduk-denedikk hatta baya denedikk ama yok beğenemedim! baktım kı bu böyle olmayacak ayakkabı serüvenimi yarına erteleme kararı aldım. sonra alışverişimize devam ediyorduk kii, telefonuma kılıf alma fikri geldi birden aklıma, hemen girdik içeri. zaten bunda çok da kararsızlık yaşayacağım bir durum söz konusu olamazdı. alt tarafı siyah deri bir kılıf alıp çıkacaktım hemen. ama gel gör ki bende şans ne gezer, kalmamış ellerinde deri kılıp. Tam şansıma lanet olsun diye iç geçirip dışarı çıkıyordum kii renkli gözlü tatlı çocukcağız bulmuş kılıff. ahaha o kadar mutlu oldum kii, çok güzel pembe deri bir kılıf getirdi bana. aklımda olan siyahtı ama karşımda duran pembe aklımdakinden çok daha cazip geldi ve hemen aldım o tatlı pembe kılıfı:) eve kadar sabretmeliydim, çıkartmadım kılıfımı kutusundan. iradesi çok da sağlam olmayan ben eve kadar sabrettim de. ee o zaman afferim bana ahahah. küçücük bir kılıfla o kadar mutlu oldum ki, hani küçük çocuklar yeni birşey alındığında falan elinde dolaştırır ya aynı öyleydim bende. cici kılıfımla pek bir mutluydum. sonra telefonumda katıldı aramıza süper bir üçlü olduk aahah:) yazdıklarımı okudum da, tam sevgili günlük modu yani. neyse madem ki bu gün günlük gibi yazıyorum o zaman alakalı alakasız aklıma gelen her şeyi yazabılırım. bu gun benim için çok da mutlu bir gun aslında. nihayet projemız bittii, yihhuuuu! evet evet aylardır uğraşıp üzerinde kafa patlattığımız comenius projemızde nihayet mutlu son. projemızı ankara, brüksel ve tum ortaklara yolladık. şimdi heyecanlı bekleyişş. temmuz ayında açıklanackmış proje sonuçları yani kabul edilip edilmeyeceği falan. kabul edilmesinii umud ediyorum ediyoruzz. hatta edilmezse fena bozulurum o derece!! o kadar uğraştık emek verdık, bari sonuç alalım yahuu. neyse kabul edileceğine cani gönülden inanıyorum ben ve şunu da ekliyorum temmuz ayında bı blog daha yazacağğımm. tamamıyla projemle alakalı olucak bu blog ama kabul edilişimizin mutluluğuyla alakalı falan, yani çok inanıyorum buna:) şuan o kadar uykum gelmiş ki bunu farkettım, gözlerim kapanmak, bende kapatmamak için diretiyorum adeta hadi bakalım hodri meydan hangimiz galip gelicezz...
vee evet sonuç tıpkı beklediğim gibi, şaşırtmadı uykuu açık ara fark attıı... hatta yattm bıle.
vee evet sonuç tıpkı beklediğim gibi, şaşırtmadı uykuu açık ara fark attıı... hatta yattm bıle.
13 Şubat 2010 Cumartesi
İtalyanlarrr
Çok uzun zamandır hiç bu kadar eğlenip güldüğümü hatırlamıyorum. Gayet sıradan bir gündü oysa ki, dünden hiçbir farkı olmayan basit bir gündü. Neyse bir gün önceden necmiye’ye biraz kızmıştım, gönlümü almak için kalkıp yanıma gelmiş. Hoşuma da gitti açıkçası, bir-iki kapristen sonra affettim onu her zamanki gibi. Sarıyerdeydik, buz gibiydi hava biyerlerde oturup içimizi ısıtacak bir şeyler içtik, sonra sinem’de geldi yanımıza. Güzeldi yani, önümüzde ki haftanın plan-programını yaptık, gezmeler-tozmalarla doldurduk haftamızı falanlar filanlar…
Hiçbir dakika sesimi duymadan duramayan anneciğim aradı her zamanki gibi, ama bende onun sesini duymadan yapamam kiii… canım o benim her şeyimm, hayatta ki en değerli en sevdiğim varlığım.
Önce benimle sonra necoyla konuştu ve bişekilde necoyu bize kalmaya ikna etti süpper annem:) necmiye annem için çok önemlidir, onu da tıpkı beni sevdiği gibi sever, kızı gibi aynı (annem zor biridir öle sevemez hemen kimseleri ama necoya bayılıyoo)
Eve giderken film falan alalım dedik ama bişekilde modumuza uygun film bulamamanın üzüntüsüyle geldik eve. İşte olay tam da bu an başlıyor, eğlence zamanıııı…
Klasik alışkanlıktır; ps açılır, müzik listesi yapılır, msn açılır, face - vb. sitelere bakılır ve mutlaka mailler kontrol edilir! Ve evet sevgili italyanlarımdan 1 mail daha gelmiş. Yaptığımız comenius projesi dolayısıyla neredeyse heryerde tüm comenius sitelerinde-gruplarında mail adresim var. Ve italyanlarla başım fena halde dertte, sürekli mailler, faceden msjlar ekleme talepleri bla bla bla…
Başıma musallat oldu bu italyanlar ahaha, sonunda birine tamam diycem basıp gidicem italyaya evlenicem falan:) ama bu son gelen mail dierlerine göre daha bi ilginçti:) adam italyn ama türkiyeye yerleşmek istiyo, ist.’a ve benim ona yardımcı olmamı istiyor, yok ben onu hava alanından karşılarmıymışım, ona ev bulmasına yardımcı olurmuymuşum, erk. arkadaşım varmıymışş, birlikte ne güzel gezermişiz eğlenirmişizz mutlu olurmuşuzz o beni çok mutlu edebilirmişşş falanmış filanmışşş
Adam resmen ikimiz için bir hayal kurmuş ve inanmışta buna, öldükk gülmekten, bu nee yahuu?? Saçmalamışş ahaha
Tamam bana zaten her hafta itlydan 3-4 mail gelir, yok tel ver, yok skype var mı?, tanışalım mı, yok öle mı yok böle mii… hiçbirine cvp vermıorum tabi ki ama bu son gelen maile öldüm resmen, nası bı kafa bu adamda kı yanıı, şaka gibiii…. Sinemin çok güldüğü nijeryalı siyahi komik arkadaşım sam’de msndeydi ve bu comenius projesini beraber yürüttüğümüz için bana gelen italya maillerinden onun da haberi vardı ve çok da eğlenirdik bunları okurken. Son gelen maili sam’e de yolladım ve adam resmen dumur oldu, şaştı kaldı oda, ee artık abartıyorlar falan diyebildi sadece… ve sam’e göre ben kesnlıkle bır ıtalyan ile evenecektim o bu düşüncesine baya baya inanıyorda. Aslında fena da olmaz hanii:D, severim italyayı italyanları:) ve yine sam’e göre bnm evleneceğim itaylan bu son maili atan adamdı, ahahah o kadar güldüm kiii msnden bunu yazınca. Bende ona istem dışı hayır zaten ben 1 ay önce evlendim gibi bir şey yazdım ve olay burda koptu, kontrolümden çıktı resmen… adam ciddi ciddi inandı yaa, hadi ben böyle bir yalan attım da sen nasıl inandın?? :) hemen mikrofon açtı ve tüm ciddiyeti ve yarım yamalak türkçesiyle beni bu kararımdan vazgeçirme çalışmalarına başladı…biz tabi necoyla ölüyoruz gülmekten çok eğleniyoruzz, uzun zamandır hiç bu kadar gülmemiştik hatta iyi ki film almamışız bile dedik. Sonuçta sam’den daha iyi bi film mi bulabilecektik :) tam 2 saat konuştu beni vazgeçrmek için, bende bi güzel atıyorum tabi olmayan o kişiyle alakalı… evlendiğim adam da italyan ama türk vatandaşı, italyda yaşıyo, ailesi turkıye de , 25 yaşında hatta mukemmel bı fotoğraf bulup yolladım bıle sam’e işte bu diye:) ailemın haberi yok, ama ailem kızsada umrumda değil onunla heryere giderim, onu çok seviyorum, falan filan ahaha baya iyi oynadım yanıı:) bi ara neco bile bana dehşet ve gayet inanmış gözlerle baktıı, o kadar gerçekçi oynadım yani rolümüü…ama bende baya abarttım, gayet inandırıcı konuştum, ikna yeteneğim fazladır zaten kabul ediyorum, sorduğu tum sorulara da gayet ustalıkla mantıklı cvplar verınce adamcağızda inandı tabı napsın:) yazdım, yönettim, oynadımm ve çokk eğlendimm-eğlendirdimmm:)
Ahaha şaka gibiydi yanii, ortaya bi laf attım, sam’de oltaya geldi çok eğlendikk çokkk…
Gecemi güzel yapan, gülmekten karnıma ağrılar girmesini sağlayan Sam’e, o kadar uykumun olmasına rağmen inatla beni uyutmayan Necoya, intt. gece boyu bağlantıyı koparmayan kendini yanımızdaymış gibi hissettıren sinoo’ya, benı uyutmamaya kararlı olup sanki necoyla işbirliği yapıyomuş gibi düşünmemi sağlayan hiç susmayan lanett telefonuma, tümmm italyanlara ve resimdeki sana çokkk teşekkür ederimmmm…
8 Şubat 2010 Pazartesi
komiksiniz-gereksizsiniz
Son zamanlarda öyle saçma diziler-programlar yada reklamlar dönüyor ki tv.lerde onlara baktıkça ne düşünmem gerektiğini bile kestiremiyorum. 2 tane sarışın kızımız var ki şu aralar ekranlarda akıllara zarar. yani rtük onu bunu yasaklayacağına bunlara bi el atmalı bence. hayır yani gerçekten bu kadar aptallar mı yada aptal rolünü bu kadar iyi oynayabilecek kadar yetenekliler mi? Sonra o gereksiz izdivaç programları! İnsanların hiç mi işi gücü aklı yok? Hadi oraya çıkanlar normal değiller de bunların hiç mi aklı başında bi tanıdıkları yakınları da mı yok? Kimse bunlara ya bi durun napıyosun falan da mı demiyor? çıkıyorlar tv.ye yok şöyle koca arıyorum yok böyle eşim olsun istiyorum, yok zengin olsun yok parası olsun cart olsun curt olsunn… ya da hiçbiri olmasın da sizin beyninizde azıcık akıl olsun ya. O kadar acıyorumm ki onlara zavallılar bence, talkshow programları halt eder onların zırvalıkları-saçmalıkları, komiklikleri yanında. sonra geçenlerde Aşk-ı memnu da gülmekten öldüm resmen, inanılmaz bir konuşmaya tanıklık ettim. “ilk gerçek öpücüğümü istiyorum behlül” yok artıkk! Bu ne ya? Siparişle kız mı öpülür? Ahaha saçmalık…
sonra taa eskilerden bu yana süregelen berbat reklamlar serisi var bir de. Şöyle bi geçmişi hatırladım şimdi de. İbrahım tatlıses ve halının içinden çıkan asenalı merinos reklamları, gol yemem … tabi ki yerim diyen Rüştü, çocukluğumdan beri tiksinerek izlemek zorunda kaldığım berbat Ayşe teyze reklamları, saçma digitürk reklamları, bir de orkid reklamları var son zamanlarda tv.de sıkça karşıma çıkan. Orkidler önce şezlong oluyor, ardından şemsiye:) Allahım ya bunu kim düşündü? Nasıl gereksiz bir yaratıcılıktır bu, ama ne yalan söyleyeyim ilk izlediğimde çok güldüm. Daha neler göreceğiz acaba?
Tabi bunun yanında çok başarılı reklamlarda var tabi. Cem Yılmaz’lı doritos reklamları mesela. Hahaha Eti gofreti reklamlar serisi var bir de. Koptuğum an resmen, replikler falan muhteşemm. 1 eti gofreti alana 2. aynı fiyata bla bla bla… izlemeye doyamıyorsun o cinsten yani:)
Gereksiz yarışmalar falan, küçücük çocukları o kadar yorup üzerlerinden yapılan primler falan filan, gereksiz ve bir o kadar da basit bir dünya yarışmalar… ıyyy hiç sevmem.
Tamam güzel programlar da var Beyaz ve Okan mesela, şiddetle kaçırılmaması gereken. arada bi güzel diziler de çıkıyor işte Ezel var bu ara taktığım, Kenan’ın da çok büyük etkisi var tabi o dizinin o kadar tutmasında, adam tek kelimeyle muhteşem yaa, muhteşem. Eskiden çok sevdiğim “Süper Baba-İkinci Bahar ve Sıcak Saatler ” vardı nasılda bayılarak izlerdim onları, çocukluğumun en güzel dizileriydi hiç kaçırmadığım, hatırladığımda hala gülümsediğim falan:) en favorim “Lost ve Prison Break” ama bunları i izlerken resmen kendinden geçiyor insan “jack ve michael scofield” ahh ahhhh. Hayranlıkla bakılası insan ötesi bişiler, tapılasıı insanlarr, sizi klonlayıp birer tane de bana verseler aslında ;) neyse konudan sapmayalım, eğer konu benim yakışıklılarıma giderse sayfalarca günlerce yazarım ben.
Evet dediğim gibi enteresan bişiler oluyor bu aralar tv.de, güzel şeyler de izliyoruz ama o kadar kötü olan var ki, güzeli bile seçmekte zorlanıyoruz. herneyse işte içimden geldi ve söyledim bunları, ne var yani, bu kadarcık.
7 Şubat 2010 Pazar
Güven(me)mek!
En büyük ihtiyaç, en zor sahip olunan, en fazla direndiğimiz, arandıkça bulunmayan; bulunca da emin olunmayan, huzurun diğer adı, en fazla da gerçekten var mı diye düşünülen, en önemli-en nadide, ve en unutulmuş ve en önemsenmemiş insan gereksinimi, korkunun sevmediği, sevgi ile tam olandır “GÜVEN”.
Birine inanırsın, sözcükleri vardır sana verdiği ve bakışları güven uyandıran.. ya da belki senin güven uyandırmasını istediğin, ya bir adamın ya arkadaşının yada en kötüsü dostum canım diyebileceğin birinin… herşeyini anlattığın, herşeyini bildiğin, ihtiyacı olduğu her an mutlaka yanında olduğun, onun için birsürü fedakarlık yaptığın, kimse için yapmayacağın şeyleri onun için yaptığın birinin hatta…
İnsanoğlu güvenmek ister çünkü doğamızda vardır. Bir insana nasıl güvenilir? Açık sözlü olmasını, ihtiyacımız olduğunda yanımızda olmasını isteriz, anlattığımız herşey sadece onda kalsın isteriz, ona koşulsuz güvenmek isteriz, tereddütlerimiz olmadan, acaba demeden, kısacası gözümüz kapalı güvenebilmek isteriz, kendimiz gibi güvenebilmek isteriz… güveniriz de bir çoğuna zaten, kendimiz gibi sanarız ya çünkü herkesi…ta ki bir gün bunun aslında kendimizin yarattığı "inandığımız yada inanmak istediğimiz bir "hayal" olduğunu anlayana kadar.. güvenmenin anlamsızlığı ve kendine kızgınlığın .. ve şaşkınlığınla başbaşa kalana kadar inandığın, kendini inandırdığın upuzun zamana şaşarsın. Karşılaştığımız güvensiz ya da güvenemediğimiz insanlar, belki de kendilerine güvenleri olmayanlardır. Nasıl güven versinler ki? bir o kadar da zordur yeni insanlara kapılarımızı açmak. İnsanlar birbirine güvenmek ister oysa güveninin kaybedilmesinde yalan ve samimiyetsizlik bulunmaktadır. Eğer insan verdiği sözlerin arkasında durmuyorsa orda güvensizlik başlar. Unutmamalıdır ki güven insanın içinden gelir, ideal olan da herkesin birbirine güvenmesidir. "Ama" işte yine bir ama giriyor burada devreye! Her zaman öyle olmuyor işte. Senin çokk güvendiğini düşündüğün , asla yapmaz dediğin, dostum- kardeşim diyebileceğin nadir insanlardan olan o kişi güvenini kırmıştır birkere, seni hayalkırıklığına uğratmıştır… güveneceğin biri var mıdır şimdi? güven var mıdır? kime güvensen ondan kazık yiyorsun ne de olsa. Ne yapmalıdır ki şimdi? Yada ben bunu mu hakettim? Ben ona bu kadar güven verirken onun her şeyini bilip sadece bu bildiklerim bende kalırken o nasıl benim de sadece onda kalmasını istediklerimi nasıl başkalarına anlatabilir ki?? Bu kadar mı zor sır tutmak, bu kadar mı basit? Bu kadar mı çocuksun sen? Bu kadar mı güvenilmezsin? Yine mi yanıldım yani?
Bir kez daha güvenimi kırdı birisi işte, hem de uzun zaman sonra insanlara yeni yeni güvenebilmişken… yok istemiyorum artık kimselere güvenmek, benim çok da güvendiğim asla yapmaz dediğim birkaç mükemmel insan var başkalarını da istemiyorum zaten.
Yeter artık, cidden yeter… ne berbat bir dünya da yaşıyoruz, ne kadar salaklık ediyoruz herkesi kendimiz gibi sanarak, ne kadar çabuk inanıyoruz-güveniyoruz… tamam genelleme yapmak istemem herkes böyle değil tabi ki ama büyük bir çoğunluk böyle işte, edindiğim kötü tecrübeler sonucunda bunu çok rahatlıkla söyleyebiliyorum artık… ve şunu da ekliyorum gerçekten kimselere güvenilmiyor bu devirde… eğer birine gerçekten güveniyorsan-güvenebiliyorsan onu sakın kaybetme, kıymetini bil. çünkü güven şu hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz, aradığımız bulduktan sonra emin olamadığımız eğer emin olursak da dünyanın en güzel duygusu. birine güvenebilmek.
5 Şubat 2010 Cuma
Mutlulukk :)
Ne tuhaftır! Bildiğin bir şeyi anlatamamak..
Mutluluk mesela; kime sorsan bi duraklar, düşünür "hayır" der, "mutlu değilim" der, şikayet eder hep şikayet edecek birşeyler arar mutluluk adına.
Hep söylüyorum.. Her zaman düşüncelerimiz hayatımıza hükmediyor. Negatif düşünceler negatifleri, Pozitif düşünceler ise pozitiflikleri çekiyor hayatımızın orta yerine, hızla.
İnsan oğlunun doğası işte; küçük şeylerle yetinmeyi bilmezken küçük olumsuzlukları birden bire hayatımızın fırtınası görür dururuz hep.
Yani bu hayatta gercekten mutlu olan insan yokmu? Ona mı inanıyoruz. Herkes mi mutsuz?
Ayrıca anlatılanlar gibi masal kitaplarındaki mutluluklar sadece MASAL. Bence biz mutlulugun tarifini degistirelim, ve bizim yüzümüze, gözümüze ve içimize gülümseme getirecek bir mutluluk tarifi yaratalım. Ve ordan başlayalım.
Kaygısızca, düşünmeden, istemeden dudaklarının geriye doğru çekilip yanaklarının hafifçe yükselmesiyle oluşan tebessüm, paylaştıkça çoğalan sevgidir mutluluk...
kendimizi sevmek, seni seviyorum demek, içten bir gülüş yumuşacık bir dokunuş.. en önemlisi yüzümüzün yüregimizle birleşerek gülümsediği an'dır "MUTLULUK" ...
Tanımı bu kadar kolay olmasına rağmen “olması” neden bu kadar zor diye düşünmeden edemiyor insan doğal olarak.
Zaman gelir bağıra çağıra şarkılar söylemek gelir içinden, zaman gelir ağlamaya bahane ararsın, en küçük birşeyde gözlerin ıslanır, dudakların titrer. Bu farklı bir şeydir, tarifi gerçekten zor. Bir derdin, sıkıntın yokken bile olabilir. Böyle zamanlarda olacak elbette hani olur ya bazen herşey anlamsızlaşır, boğulur gibi hisseder insan kendini. Masalar sandalyeler üzerine gelir, seni anlamayan, boş konuşan boş bakan insanlarla sonuçsuz cümleler paylaşmak zorunda kalırsın, ayrılamazsın o ortamdan ne kadar istesen de. Hayatın gerekliliğidir bu, kurmuş olduğun düzenin getirdikleridir. Konuşur, konuşursun aklın yüreğin başka yerlerde, başka zamanlarda, başka mekanlarda olmak istersin hep. Bu umutsuz bir çabadır bilirsin ama istersin de bir taraftan, gözlerine bakarsın çevrendekilerin, farklı bir ışık, farklı bir açı yakalamaya çalışırsın, yoktur tekrar tekrar baksan da. Sokaklar kalabalıktır ama ıssız olsa keşke dersin, gökyüzü berraktır ama hafif yağmur istersin, sevgilin aramıştır aslında ama “niye daha önce aramadı ki” dersin. Beyaz lale almıştır sana o çok sevdiklerinden ama sen papatya koklamak istediğini düşünürsün. Radyoda eskilerden hafif bir müzik vardır, Sezen’den bir parça olsa da dinleseydim dersin. Arkadaşın kek yapmıştır en sevdiğinden, bir parça çikolata olsa da yesem dersin.
Olur bazen değil mi herkese bunlar?
Olur bazen değil mi herkese bunlar?
Olur tabi ki de, yine de hayatın güzel olmasına bizim mutlu olmamamıza engel teşkil etmemeli, herşey bizim elimizde çünkü... Mutlu olacak bir şeyler bulabilmeliyiz yine de. Hayat bir armağan bize ve bunun kıymetini bilmeliyiz, iyi değerlendirmeliyiz, geçmişteki hatalarımızla değil, hatalarımızdan ders alıp şu ana bakarak yaşamalıyız. Keşkelere yer olmamalı bizim hayatımızda, “şimdiki aklım olsaydı“ diye başlamamalı hiçbir cümlemiz, eleştirmemeliyiz sürekli birilerini, değiştirmeye çalışmamalıyız, illa da bir şeyleri değiştireceksek bu kendimiz olmalı. olduğu gibi sevmeliyiz herkesi, herşeyi, karşılık beklemeden..
Bu gün çok keyifli bir seminere katıldım, uzun zaman sonra birilerini dinlemek ilk kez bu denli güzel geldi. Gece 4 de hala uyuyamamış olmama rağmen sabah 6.30 da çok rahat bir şekilde fırladım yataktan. Hemen hazırlandım ve düştüm Bostancı yollarına. Neyse bir şekilde vardım Bostancıya günüm anlam veremediğim bir şekilde güzel başladı, o kadar uykusuzluğa rağmen. Yüzümde engel olamadığım bir gülümseme, tanıdık tanımadık herkese gülümseyen bir ben vardı bu gün:) ama çok sevdim bu beni, çok keyifliydi.. derken seminerde başladı ve işte o müthiş insan “İsmail Karasu” o kadar güzel anlattı ki her şeyi, yaşam koçuymuş, ilk kez tanıştık onunla ama mükemmel bir insan, inanılmaz pozitif hep gülüyor, hep iyi şeylerden bahsediyor, en berbat senaryoların bile finalini müthiş bitiriyor. İnanılmaz heyecanlandırdı beni onu dinlemek… hiç sıkılmadan 6 saat o’nu dinledim (tabi ki aralar da vardı). Anlatmak istediği hayata hep mutlu bakabilmek, kendimizi ve karşımızdakileri sevebilmek, sağlıklı iletişimler kurabilmek falan. o kadar yerinde örneklerle zenginleştirdi ki bu sunumu adeta mest olduk hepimiz, tüm salon.. anlattıkları bildiğimiz şeylerdi, bir mucize yaratmadı tabi ki ama o kadar unutmuşuz ki biz bunları, gülmeyi, hep somurtur olmuşuz, hep ben olmuşuz, biz diye bir şey kalmamış hep ben hep ben. hep karşı tarafı suçlamışız, gülümsemeyi-mutluluğu ertelemişiz bir şekilde, hata aramışız, hep haklı olmak istemişiz ama mutlu olmayı unutmuşuz. İnsanız tabi ki üzüleceğiz, sıkılacağız, bunalacağız da.. ama bunun yanında mutlu da olacağız, mutlu da edeceğiz… deneyeceğiz en azından..
Düşünsenize bir, insanlar ne şartlarla, ne koşullarla karşı karşıya geliyorlar; kiminin evi-işi-ailesi yok, kimi eşini-çocuğunu, en sevdiğini henüz kaybetmiş, kiminin son günleri.. ve daha birsürü uzatılabilir bu kötü senaryo bu talihsiz yaşam biçimi. ama yine de gülümsüyorlar. Herşeye inat hayata inat gülümsüyorlar. Bir de ben kendimi ele alayım; ailem yanımda, sevdiklerim-arkadaşlarım yanımda, sağlığım yerinde, istediğimi alıp-istediğim yere gidebiliyorum, bir çok insanın hayalini kurduğu keşke dediği bir hayat yaşıyorum-yaşıyoruz. Bunlar bile yeterli gerekçeler bence gülümseyip mutlu olmak adına. Hayat 1 kez verildi bize, dün geçmişte kaldı, bu gün bir daha hiç olmayacak ve yarının ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. o yüzden tadını çıkaralım bu günün, kıymetini bilelim..
Her sabah uyandığımız da 2 seçeneğimiz var. Ya mutlu olacağız, ya da mutsuz… seçim bizim, kararı biz vereceğiz… ben kararımı verdim her sabah güne mutlu başlayacağım, gülümseyerek, gülümseterek… deneyeceğim en azından n’olcakk ki yani? Yarınımın bile ne olacağını bilmediğim şu kısacık hayatta bu kadar somurtmak niye? Güne güzel başlayıp güzel bitireceğim kendim için bunu yapacağım, söz veriyorum kendime, mutlu olacağım, gülümseyeceğim.
mutlu olalımm hepimiz :))
2 Şubat 2010 Salı
dikişlerim
Küçüktüm o zamanlar, sanırım 95-96 yılı falandı. Sinemlerdeydik, sıcacık bir yaz günü ve bizde evin içinde yakalamaç oynayıp yaramazlıklar yapıyoruz. Bu kadar yaramazlığın sonunda mutlaka birimize bir şey oluyor tabi. Salonun kapısındaki cam bileğimi öyle bir kesiyor ki. Annem çıldırmıştı korkudan, hemen hastaneye koşuyoruz tabi. Az kalsın damarım bile kesilebilirmiş yani, durum o kadar ciddiydi. 7 dikiş atılıyo koluma, sargılar, iğneler falan. Tam 2 hafta hergün pansuman için doktora gitmeler, zaten oldum olası ekstra nefret ederim hastanelerden. Canım da acıyor, huysuzluğumda fazlaca üzerimde pansuman saatlerinde. Kabus gibi 2 haftaydı, sonrasında dikişler falan alındı. O kadar şaşırmıştım ki dikişler alındığında bileğimin o haline, ama çok da sevmiştim. İlginçtir ama çok hoşuma gitmişti dikiş izlerim, hala da çok severim sol bileğimdeki 3 ayrı dikiş izimi. Tüm arkadaşlarıma gösterirdim büyük bir gurur ve mutlulukla. Sanırım farklı olmak hoşuma gitmişti. Gözüme öyle güzel gözüküyorlardı ki, ama hala öyle çok seviyorum dikişlerimi. Benim için yara izi ya da deformasyon falan değiller kesinlikle, hatta iyi ki varlar. Benim bi parçam o, mutluyum dikişlerimle. Seviyorum sizi dikişciklerimm =))
1 Şubat 2010 Pazartesi
Keşke yapabilsem

Bu gün arkadaşım bu resmi yolladı bana, o kadar beğendim o kadar sevdim ki…
ne kadar güzel aslında
beğenmediğimiz ama yaşamak zorunda olduğumuz,
olmak istemediğimiz ama mecbur tutulduğumuz, sevmediğimiz ama maalesef ki içinde bulunduğumuz, hayal ettiğimiz ama gerçek olamayan yerlerin yada anların üzerine tıpkı bizde böyle bir başka resim ekleyiversek de her şey istediğimiz gibi olsa mesela… istediğimiz kişinin yada istediğimiz herhangi birşeyin resmını ıstediğimiz yere tutsak da o gerçek olsa böyleee.ne kadar harika olurdu… olayları görmek istediğimiz gibi yapabilsek yani, her şeyi yönetme hakkı bizde olsa. nefret ettiğim biri mi geldi yanıma hemen Wentworth Miller’ın resmini koysam da o yanımda olsa mesela:) ama öyle resimde bi kağıt parçasında değil, ciddi ciddi değiştirebilmeliyim gerçek olmalı en azından yapabilitem falan olmalııı… acaba böyle bir yeteneğim falan olsa neler yapardım, neler isterdim…
ne kadar güzel aslında
beğenmediğimiz ama yaşamak zorunda olduğumuz,
olmak istemediğimiz ama mecbur tutulduğumuz, sevmediğimiz ama maalesef ki içinde bulunduğumuz, hayal ettiğimiz ama gerçek olamayan yerlerin yada anların üzerine tıpkı bizde böyle bir başka resim ekleyiversek de her şey istediğimiz gibi olsa mesela… istediğimiz kişinin yada istediğimiz herhangi birşeyin resmını ıstediğimiz yere tutsak da o gerçek olsa böyleee.ne kadar harika olurdu… olayları görmek istediğimiz gibi yapabilsek yani, her şeyi yönetme hakkı bizde olsa. nefret ettiğim biri mi geldi yanıma hemen Wentworth Miller’ın resmini koysam da o yanımda olsa mesela:) ama öyle resimde bi kağıt parçasında değil, ciddi ciddi değiştirebilmeliyim gerçek olmalı en azından yapabilitem falan olmalııı… acaba böyle bir yeteneğim falan olsa neler yapardım, neler isterdim…
*Öncelikle şuan İstanbul'da olmazdım mesela, Venedik'te falan olabilirdim ya da Amsterdam, İstanbul'un sevmediğim sokaklarına eklerdim onları kendi resmimle beraber. Hemen Venedik gondollarının içine ya da Amsterdam sokaklarına… Hatta hergün yeni bir ülkede açardım gözümü, hep gezerdim, hep gezerdimmm
*Büyükbabamı geri getirirdim sonra, onun yeri benim yanım olmalıydı çünkü o tatlı pamuk yanağı yanağıma yakın, kolları sımsıkı beni sarmış olsun isterdim, öyle bir resim hayal ederdim onun için
*Baya bir düzen değiştirirdim herhalde, şöyle köklü değişimler de yapardım sanki;) erdoğan’ı asla birdaha Türkiyemize canım ülkeme karışamayacağı kadar uzaklara yoolllardım, dönüşü olmayan yollaraaaa…. öyle bir resme eklerdim o'nu..
*Şimdi ki çocukların yanına kendi çocukluk arkadaşlarımla çekildiğimiz resmimizi eklerdim, 1 günde olsa çocuk olurduk hepimiz. gösterirdik onlara nasıl çocuk olunuyormuş, nasıl gece yarılarına kadar saklanbaç, yakalamaç, istop oynanıyormuş…
*Sırasıyla okuduğum tüm okullara da eklerdim resimlerimi, arkadaşlarımla beraber, mükemmel zamanlar geçirdiğim öğrencilik hayatıma dönerdim zaman zaman…
*Herkesi istediği yere istediği kişinin yanına eklerdim, ne güzel olurdu herkes olmak istediği yerde olsa mutlu olsa, mutlu olabileceği kişinin yanında olsa hep…
*En sonunda da bende kendi resmimi birinin yanına ekleyiverirdim herhalde, hemde hiç geri gelmemek üzere, hep o kişiyle, hep o resimde… yada içinde onun da olduğu herhangi bi zamanda ve yerde….
Ve şuan aklıma gelmeyen birsürü güzel şeyler yapardım, kendim için, onun için, bunun için, senin için, bizim için, herkes için (:
31 Ocak 2010 Pazar
Roger Federer!!

Yine bir turnuva finali, yine destan yazan Roger Federer ve kendinden geçen bennnn. Helal olsunn sana, cidden helall olsunn. müthişti seni izlemekk, mükemmeldi, tadı damağımda kaldı derler ya hani aynı ondandı işte... sonuç şaşırtmadı hepimizin tahmin ettiği gibiydi ama mükemmeldinnnnn yine...
şimdi hem tarafsız gözle bakıldığı zaman (ama söz konusu federer olunca tarafsız olamıyorum kiii), hem de istatistiklere bakıldığında Roger Federer'in tüm zamanların en yetenekli tenisçisi olduğu bir gerçek,
backhandinden, forehandinden, fileye koşusundan, dünyanın en iyi winner vuruş yapan tenisçisi...ee yani daha ne olsun kii, iyi ki varsın roger...tenisi sevdiren adam, iyi ki varsınnn...tenisi seviyorum, ama federeri daha çooook seviyorum:)
30 Ocak 2010 Cumartesi
üzül(me)mek
Bir de söz vermiştim kendime; artık üzülmemeye.. kocaman bir yalan işte bu asla inanmayacağım kocaman bir yalan. Kim ister ki üzülmeyi,
kendini üzmeyi? ama etrafımızdakiler üzüyor işte. sadece bizim elimizde olan bir şey değil ki bu.. Gün güzel başlamıştı aslında uzun bir zaman sonra ilk kez erkenden uyandım 9'a doğru... giyindim hazırlandım, işlerim de vardı doktor randevumda. neyse hallettim işlerimi hem de gayet mutlu bir şekilde. herkes mutluydu sanki gülüyordu ya da ben öyle görmek istediğim için bana öyle gelmişti. Sonra ne olduysa içime yine o berbat hislerden doğdu, hani bazen insanın içine kötü bir his doğar ya, sanki birşeyler kötü gidecekmiş gibi gelir ya bazen, hisseder ya bunu insan.. ki ben bunu baya bir hissederim, özellikle de kötü senaryoları tahmin etmede üzerime yoktur maalesef. Aslında biliriz öyle olacağını yani tahmin ederiz de kendimize itiraf edemeyiz ya bir türlü... inanmak istemeyiz çünkü..
gerçeklerle yüzleşmek pek de hoş olmaz böyle zamanlarda, istemeyiz bizi üzecek olan gerçekleri, olacağını çokkk öncelerden tahmin ettiğimiz ama olmaması için adeta yalvardığımız gerçekler vardır ya işte.. kabul etmek istemeyiz, sonucu bizi üzecektir çünkü. yok canım öyle değildir, belki de ben yanlış düşünüyorum kesinlikle öyle bir şey yoktur… vs.vs. diyerek kendimizi teselli ederiz kandırırız. ama sonra hiç ummadığımız bir anda bu berbat gerçekle, korktuğumuz hatta yüksek sesle kendimize bile itiraf edemediğimiz o lanet gerçekle karşı karşıya buluruz kendimizi. ya aldığımız bir haberle ya bir msn iletisinde ya facede ya en yakın arkadaşından ya direkt kendinden.. duyarız yani bizi mahveden o iğrenç haberi, kötü haber tez duyulur derler ya aynı o misal, hemen kulağımıza gelir yani, ve elimizden üzülmekten başka bir şey de gelmez maalesef. içten içe üzülürüz hem de onun ona üzüldüğümüzü bilmediği halde, bilmesini de istemeyiz şuan sırası ve zamanı değildir... hem bilse n'olcak ki, değişecek mi herşey o tercihlerinden mi vazgeçecek? sen mutlu mu olacaksın? n'olcak yanii. o yüzden susarsın, her zaman yaptığını gibi içine atarsın yine. içinde belki fırtınalar kopar ama belli etmezsin kimselere sen böylesin çünkü, çok sevmezsin bir şeyleri anlatmayı, başkasının mutsuzluğuyla mutlu olmayı. o yüzden yazarsın herşeyi herşeyii, nasılsa yalnızsındır burda kimsenin okumayacağını, okuyamayacağını bildiğin için yazarsın da yazarsın. sonra okuyunca üzülürsün belki birkaç damla da gözyaşı süzülür gözlerinden ama alışırsın sonra tıpkı daha önce ki üzüntülere alıştığın gibi. bu yazı bittikten sonra bir daha kimselere en azından haketmeyen kimselere üzülmeyeceğine söz verirsin kendine...söz verirsin de ama bu söylediğine kendin bile inanmazsın ki hassassındır, duygusalsındır çünkü çabuk alınırsın, herşeye ağlayabilir herkese üzülebilirsin hatta o bunu hiçç haketmese bile. yapın böyle çünkü.. sen böylesin.
kendini üzmeyi? ama etrafımızdakiler üzüyor işte. sadece bizim elimizde olan bir şey değil ki bu.. Gün güzel başlamıştı aslında uzun bir zaman sonra ilk kez erkenden uyandım 9'a doğru... giyindim hazırlandım, işlerim de vardı doktor randevumda. neyse hallettim işlerimi hem de gayet mutlu bir şekilde. herkes mutluydu sanki gülüyordu ya da ben öyle görmek istediğim için bana öyle gelmişti. Sonra ne olduysa içime yine o berbat hislerden doğdu, hani bazen insanın içine kötü bir his doğar ya, sanki birşeyler kötü gidecekmiş gibi gelir ya bazen, hisseder ya bunu insan.. ki ben bunu baya bir hissederim, özellikle de kötü senaryoları tahmin etmede üzerime yoktur maalesef. Aslında biliriz öyle olacağını yani tahmin ederiz de kendimize itiraf edemeyiz ya bir türlü... inanmak istemeyiz çünkü..
gerçeklerle yüzleşmek pek de hoş olmaz böyle zamanlarda, istemeyiz bizi üzecek olan gerçekleri, olacağını çokkk öncelerden tahmin ettiğimiz ama olmaması için adeta yalvardığımız gerçekler vardır ya işte.. kabul etmek istemeyiz, sonucu bizi üzecektir çünkü. yok canım öyle değildir, belki de ben yanlış düşünüyorum kesinlikle öyle bir şey yoktur… vs.vs. diyerek kendimizi teselli ederiz kandırırız. ama sonra hiç ummadığımız bir anda bu berbat gerçekle, korktuğumuz hatta yüksek sesle kendimize bile itiraf edemediğimiz o lanet gerçekle karşı karşıya buluruz kendimizi. ya aldığımız bir haberle ya bir msn iletisinde ya facede ya en yakın arkadaşından ya direkt kendinden.. duyarız yani bizi mahveden o iğrenç haberi, kötü haber tez duyulur derler ya aynı o misal, hemen kulağımıza gelir yani, ve elimizden üzülmekten başka bir şey de gelmez maalesef. içten içe üzülürüz hem de onun ona üzüldüğümüzü bilmediği halde, bilmesini de istemeyiz şuan sırası ve zamanı değildir... hem bilse n'olcak ki, değişecek mi herşey o tercihlerinden mi vazgeçecek? sen mutlu mu olacaksın? n'olcak yanii. o yüzden susarsın, her zaman yaptığını gibi içine atarsın yine. içinde belki fırtınalar kopar ama belli etmezsin kimselere sen böylesin çünkü, çok sevmezsin bir şeyleri anlatmayı, başkasının mutsuzluğuyla mutlu olmayı. o yüzden yazarsın herşeyi herşeyii, nasılsa yalnızsındır burda kimsenin okumayacağını, okuyamayacağını bildiğin için yazarsın da yazarsın. sonra okuyunca üzülürsün belki birkaç damla da gözyaşı süzülür gözlerinden ama alışırsın sonra tıpkı daha önce ki üzüntülere alıştığın gibi. bu yazı bittikten sonra bir daha kimselere en azından haketmeyen kimselere üzülmeyeceğine söz verirsin kendine...söz verirsin de ama bu söylediğine kendin bile inanmazsın ki hassassındır, duygusalsındır çünkü çabuk alınırsın, herşeye ağlayabilir herkese üzülebilirsin hatta o bunu hiçç haketmese bile. yapın böyle çünkü.. sen böylesin.
29 Ocak 2010 Cuma
İstanbul'u seviyorum... Bana bugün yine önce göz kırptı sonra gülümsedi =))
Denizi, boğazı, istiklal caddesi, karışık insanları, kaosu, trafiği, tarihi güzellikleri, karmaşıklığıyla belki de yaşanabilecek en güzel şehir benim İstanbulum. Ruhumun her halini bulabildiğim yer çünkü,7 tepesiyle beraber o eşsiz boğaza sahip başka bir şehir yok çünkü. Ortaköy de kumpir yemek, bebekte sabah yürüyüşü yapmak , pierre lotti'de bir kahve içmek, kadıköyden binilen vapurda suratına esen rüzgar, üsküdar da kayalara oturup kız kulesini izlemek, istiklal caddesinde yürümek, galatadan şehre kuşbakışı bakmak, eminönünde kuşlara yem atıp nimet abladan piyango bileti almak, cağaloğlu’nun kitap kokan sokakları, Adalarda eğlenmek, faytonla gezmek, boğaza karşı bir şeyler içmek, sarhoş olmak, sabahlara kadar rengarenk ışıklar altında dans etmek, gece hayatını yaşamak, yazları kilyos plajlarından çıkamamaktır… Alışverişlerin de en keyifli yapıldığı yerdir İstanbul zengin ve çeşitlidir, adım başı kocaman alışveriş merkezi çıkar karşına, Beyoğlu, Nişantaşı butikleri, Bağdat caddesinin dükkanları …
Peki nedir bu kadar vazgeçilmez olan. Boğaz mı? Deniz mi? Hava mı? Su mu? Düşünmekle bulunmuyor cevap, zaten kelimeler de yetmiyor ya da aciz kalıyorlar. Anlatılmaz yaşanır çünkü İstanbul. Cazibe herhalde bunun adı. Cazibeli, havalı mutlaka insanı kendine aşık eden. Tüm çirkinliklerini gizlemeyi ustaca beceren, güzelliklerini hiç çekinmeden bize sunan, başı daima dik, hiç utanmayan, kendine hep güvenen, baş döndürücü bir şehir. Kuşkusuz dünyanın en güzel şehirlerinden biridir İstanbul. .. Belki de Avrupa’nın en kalabalık şehridir; ama görkemiyle, büyüsüyle, cıvıl cıvıl görüntüsü, karşı konulamaz cazibesiyle…Belki de tarihte yapılmış en büyük yanlışlardan birisidir İstanbul’un başkent olmaması, ama İstanbul o kadar bağımsızlığına düşkün ki belki o da istemezdi zaten böyle bir şeyi. Merkez olmak, diplomatik olmak, resmiyet taşımak pek ona göre değildir bence. O her şeyi, her türlü insanı, her türlü olayı, her güzelliği olduğu kadar her çirkinliği de içinde barındırmaktan memnun çünkü. O, zıtlıkların şehri. . . Tıpkı bizler gibi her duyguyu taşıyan bir şehir, kimileri için bir çıkış kapısı, kimileri için bir umut ışığı, bazılarına göre hasret, acı, bazılarına mutluluk, kimilerine de bir aşk İstanbul. . .
Her haliyle başka güzeldir İstanbul, mutlaka seversin onu vazgeçemezsin bir türlü, bu şehire ait olduğunu, şehrin de sana ait olduğunu bilmektir İstanbul'u sevmek, ondan vazgeçememek…tek kelime ile tanımlamak gerekirse; yaşamaktır...yaşamdır İstanbul
evetler hayıra dönüşünce...
Küçüklükten beri biraz tuhafımdır, hep uç isteklerim falan da olmuştur şımarıklığımdan ötürü değişiğimdir yani biraz. tamam kabul ediyorum hala da öyleyim ama ne var ki bunda?? biraz fazla şımartarak büyüttüler beni, hayır kelimesini nerdeyse hiç duymamıştım, hayırı bilmezdim, hep evetti, her şey hep evetti. istediğim her şey hemen oluverirdi, ağzımdan çıkacak tek kelimeye bakardı herkes, ben bişiler istesem de onlar yapsa. bi keresinde saat gecenin 2si ağlayarak uyanmışım 3 yaşında falanmışım o zamanlar, zaten çok ağlayan mızmız bi çocukmuşum (annem ve herkes sık sık hatırlatır bunu bana) vargücümle ağlıyomuşum ama ne istediğimi de söylemiyomuşum falan, neyse o kadar ağlamışım ki üst kattan büyükbabam uyanıp gelmiş sesime. bir de kızmış annemlere nasıl benim kızımı ağlatırsınız diye, sormuş bana kızım n’oldu neden ağlıyosun bende anlatmışım gofret ve m.suyu istiyorum diye, evde de varmış tesadüfen annem getirip vermiş ama bu kez daha da yüksek bi sesle ağlamaya devam etmişim hayır ben çilekli gofret ve portakallı m.suyu istiyorum diye (bana bi çocuk bunu yapsa asla tahammül edemezdim heralde) benim canım büyükbabam almış beni omzuna ve evimizin yakınında olan marketin sahibinin evine gitmiş bir güzel de açtırmış adama o saatte gecenin 2sinde marketi ve bana çilekli gofret ve portakal suyu almış. ben sakinleşip eve gelmişim annem falan kızgın tabi haklı olarak, hadi demiş ye şunları ve uyuyalım artık. ve ben "hayır zaten ben bunları şimdi yemiycektim ki sabah yiycektim" diyerek yatıp uyumuşum. yani bu kadar şımarık bi veletmişim. her dediği yapılan ekstra şımartılarak büyütülmüşüm. Bunun tam tersi hayal kırıklığı yaşadığım bi örnek de var aslında, hatta hiç unutamadığım bir örnek. ilkokula yenı başladığım günlerdi, derste canım sıkılmış kalktım ayağa sınıftan çıkıyorum öğretmenim geldi yanıma “nereye” dedi, bende gayet rahat bi şekilde “canım sıkıldı, oyun oynamaya gidiyorum “ dedim. Öğretmenimim tatlı-sert bi ses tonuyla “burası okul ve burada ders yapılır zil çalana kadar hiçbir yere gidemesin “ dedi, çok kızmıştım bu yaşıma kadar herdediği olan ben, istediği her şeyi o an yapan ben biri tarafından engellendim. neyse bi şekilde çıkış saati geldi servisime bindim ve eve geldim, suratım 5 karış tabi gayet kızgınım öğretmenime. büyükbabam geldi yanıma oda fark etti tabi benim bişilere kızdığımı üzüldüğümü, anlattım ona olanı biteni her şeyi bütün kızgınlığımla bütün öfkemle…o da anladı tabi aslında bana karşı sergiledikleri bu tutumun yanlış olduğunu, sonuçta karşıma çıkan herkes benim her istediğimi yapmayacak ki, herşey hep benim istediğim gibi olmayacak ki, her şey hep evet olmayacak ki, dışarıda ki hayat benim evimdeki gibi tozpembe değil ki… anlattı bana o zamanlar güzelce her şeyi, çocuğum tabi küçüğüm o zamanlar anlam veremedim onun konuşmalarına, tamam dedim ama anladığımdan değil öylesine işte…sonra büyüdükçe hayırlarla daha da tanışır oldum, baya bir dahil oldular hayatıma, etrafımdakiler baya bir içli dışlı yaptılar beni hayırlarla. öğrettiler her zaman her şeyin benim istediğim gibi olamayacağını, evde her şey evetti dünyanın merkezi bendim adeta ama dışarıda o kocaman dünyanın içinde küçücük bi zavallıdan farklı değiliz ki hiçbirimiz… sonra zamanla üzüntü kelimeside eklendi öğrendiklerime... yalanlar, aldatmacalar, güvenememek, özlemler, keşkeler….
lugatımı baya bi genişletti şu dış dünya… ilk başta sevmedim bu hayırlarda dolu dünyayı ama sonra zaman geçtikçe alıştım, hatta baya bi alıştım. zorluklar çıktıkça karşına herşey istediğin gibi olmayınca hayatta daha da olunlaşıyomuşsun falan. o yaşadığın tozpembe hayattan çıkıp içinde siyah ve grilerinde bulunduğu hayata alışıyosun bir şekilde... alışmak zorundasın yani en azından deniyosun ama öğreniyosun da hayatı baya büyüyorsun...
pembelerin yerini siyahlar, mutluluğun yerini üzüntüler, evetlerin yerini hayırlar alıyor belki çoğu zaman ama yine de yaşadığın çok çok güzel günlerde yok değil hani..
28 Ocak 2010 Perşembe
Moğolistan bizden erkek istiyomuşşş:)
Evet evet bir yanlışlık falan yok haber tıpkı böyleydi. Moğolistan bizden 20 Bin erkek istiyormuş, maksat nüfus artsın:) orada her 6 kadına 1 erkek düşüyormuş ve bizden para karşılığında erkek istiyorlar. hey Allahım ya neler oluyor şu hayatta. Kim bilir daha ne eksantrik şeyler duyacağız, bu ne saçmalıktır yaniii:) aslında bizim içinde fena olmaz hani şöyle çürük olan işe yaramayanları ayırsak da yollasak temizlesek birazcık erkekcikleri, rahat etsek bizde boş boş gezip hiçbir işe yaramayan, sadece ona buna laf atmasını bilen sözde erkekleri yollasak aslında:) aklıma geldikçe gülüyorum, hala da gülüyorum, hatta uzun zaman sonra ilk kez bir habere bu kadar güldüm, bu ne yaa şaka mı buuu nası yaniii:)
Aaaa bir de çok enteresan bir şey daha öğrendim moğolistanla alakalı. hani filmlerde falan duyuyoruz ya başlık parası falan kızlar için olur ya hani, işte moğolistanda tam tersi kızlar erkekleri isterken veriyorlarmış başlık parasını:) şaka gibi bi ülke burası ve ülkenin şöylede bi inancı var eğer türk erkekleri moğolistana gitmeyi kabul ederlerse (tabi ki onlar da başlık parası alacaklarmış) orada yaşayan Moğol erkeklerinin de silkelenip kendilerine geleceklerini düşünüyolarmışmışşş….aldığım duyumlar bu kadarcıkk:) ama çok iyi yaa ahahah çok komik cidden komik yaniii. Yaptığım kısacık bi araştırma sonucunda da bir gerçeği daha öğrendim, Türkiye'de de her 2 kadına 1 erkek düşüyormuşş, o zaman biz de İtalydan isteyelim, şöyle en yakışıklılarından falan getirtsek hiç de fena olmaz hani:)
Aaaa bir de çok enteresan bir şey daha öğrendim moğolistanla alakalı. hani filmlerde falan duyuyoruz ya başlık parası falan kızlar için olur ya hani, işte moğolistanda tam tersi kızlar erkekleri isterken veriyorlarmış başlık parasını:) şaka gibi bi ülke burası ve ülkenin şöylede bi inancı var eğer türk erkekleri moğolistana gitmeyi kabul ederlerse (tabi ki onlar da başlık parası alacaklarmış) orada yaşayan Moğol erkeklerinin de silkelenip kendilerine geleceklerini düşünüyolarmışmışşş….aldığım duyumlar bu kadarcıkk:) ama çok iyi yaa ahahah çok komik cidden komik yaniii. Yaptığım kısacık bi araştırma sonucunda da bir gerçeği daha öğrendim, Türkiye'de de her 2 kadına 1 erkek düşüyormuşş, o zaman biz de İtalydan isteyelim, şöyle en yakışıklılarından falan getirtsek hiç de fena olmaz hani:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


