8 Mayıs 2012 Salı

aybikem ve istekleri!

ileride ne istiyorum diye bir düşündüm de.

evlenmeyi isteyip istemediğime bir türlü karar veremiyorum bir kere. evlilik zor. mutlu etmek değil de, güvenebilmek. birini mutlu etmek dünyanın en kolay işi, hala nasıl beni mutlu edemiyor insanlar anlamış değilim. ama benim en iyi yapabildiğim eylemlerden biri. çok net. şanslıysan, yaşamışsındır bu duyguyu. bilirsin. ya da hala şansın vardır yaşamak için. bu da sana kalmış birazcık.
işte zor olan güven. güvenebilmek. koşulsuz.tereddüt etmeden. aklında "soru işaretleri" kalbinde "ama"lar olmadan. güven yumağı kollarda olduğunu bilerek.

her neyse bunu neden yazdım hiç bilmiyorum. bunları düşünmek için daha çoook erken. 24 yaşındayım daha. ne evliliği. annemin küçük kızıyım (yersen) ben daha. 5 yıl sonra konuşuruz bu konuları ;)

sonra bir diğer konu da benim bu işi uzuuun yıllar yapamayacağım. ama gerçek olan da sürekli çalışacak olacağım. inan evde oturmak hiç bana göre değil. oturup tüketen değil de, üretip tüketen fikrini destekleyenlerdenim ben. ama anaokulu hiç kolay iş değil. tamam hiçbir iş kolay değil ama bu hiç değil. her gün 23 hiç susmayan çocuk. bir düşünün bakalım. hadi kapat gözünü, hayal et bi. ee nasılmış? zor zor!

bu gün okulda birden aklıma geldi. kostüm tasarlayacağım ve bununla ilgili bir butik açacağım ben. Necmiye'de bana yardım edecek. ee okulunu okudu yani. iş bilen de var hani. maddi-manevi rahat iş. yapacağım.

sonra bir diğer hayalim de, ya bir butik otel işletmek (Ege'de, yaş biraz daha büyüyünce en azından oğlum olup biraz büyüyünce) ya da minicik tatlı bir cafe, içinde birbirinden lezzetli muffinlerin, aromalı kahvelerin olduğu mimicik, sıcacık bir cafe. 

çok ütopik şeyler değil, yani insanların onca saçma ve olabilitesi olmayan isteklerinin yanı sıra, 3 yaşındaki çocuğun annesinden istediği şeker kadar saf ve yapılabilitesi olabilecek istekler bunlar.

devam ediyorum.

ileride bahçeli ya da mutlaka denizi görebileceğim bir evim olsun istiyorum. öyle kocaman, görkemli yapıtlar değil, minik-sevimli bir ev istediğim.

pembe bir vespam olsun bir de, şu eski türk filmlerindeki spor arabalardan biri de benim olsa hiç fena olmaz ya :) onu kiralayabilirim de, sorun değil o yüzden.

sonra tenis hep olsun hayatımda. şuan hayatımda olmayan, belki şuan yanında sevgilisiyle çeşitli haltlar yiyen ama ileride benim olacak olan henüz tanışamadığım sevgili kocacım da lütfen tenis sevsin o yüzden. ben onu hep yeneyim falan.

ara sıra at binmeye de gidelim. ben çok seviyorum ya. atları sevmeyen insanları da hiç anlayamıyorum. at sevilmez mi yahu. Poyraz'ı özledim zaten. 25'inde sevmeye gideceğim onu, en sevdiği elmaları da getireceğim yine. o da beni özledi.

fırsat buldukça yeni yerler görelim. Amerika'yı görmeyi çok istiyorum ama 13 saat havada kalma fikrine hiç alışamıyorum. ama yanımda o olursa gidebilirim. ben ona çok güvenicem ya. 

Benim için Steve Jobs'un mezarının yerini öğrensin bir de. o hep hayatımda olucak çünkü. ve ben oraya gideceğim. beraber gideceğiz. ben yok, biz varız. pardon :)

Konserlere gidelim, beraber tepinelim, bağıralım, çağıralım. biz çok eğlenelim. biz çok gülelim. 

en güzel oyunlara biletler alalım, vizyona giren hiçbir filmi kaçırmayalım. 

bana beyaz laleler alsın bir de papatyalar. 

ben yemek yapmayı bilmem, ama onun en sevdiği yemekleri yapmayı öğrenebilirim. onun için denerim :)

rakı sofrasında da beraber olalım, içemem ama içer gibi yapabilirim. 

gömlek ütülemekten nefret ederim, ama senin gömleğini ütülerim. bunun ne demek olduğunu biliyor musun sen? :)


aslında beni mutlu etmek çok kolay.
aslında herkesi mutlu etmek çok kolay.
aslında herkesin bir kullanma kılavuzu var.
yeter ki onu doğru okuyalım.

1 Mayıs 2012 Salı

Aptal!

Canın cehenneme. tam da şuan.

aptalın da tekisin.

umrumda da değilsin.

bi de çok gerizekalısın.

haberin de yok her şeyden.

18 Mart 2012 Pazar

gülücük! :)

o kadar uzun zaman olmuş ki yazmayalı! inanamıyorum kendime. nasıl bu kadar ihmal edebilmişim burayı. aslında yine yazamayacağım. sadece içimde tutmak istemediğim bir şeyi burada paylaşmak istedim. sorma nedir diye, bazı şeyler yazılamaz ya hani, iste bu da öyle bir şey.

güzel şeyler olacak (mış) gibi.

biraz zamana ihtiyacı var, ama olacak.

gülümseten türden, hadi bakalım, beklemedeyim.

yok hayır, kimseden bir davranış, hareket beklediğimden değil, ben beklemek istiyorum.

eylül gelsin :)

gülücük :)

aa, unutmadan, bugün Selda'nın doğum günü. iyi ki doğmuş benim kuzum :) öperim ki!

3 Mart 2012 Cumartesi

Marteniçka

kırmızı beyazlı minik bileklikler :)

Şimdi size azıcık bahsedeyim, marteniçka bir Bulgar geleneği.  inanışa göre bu kırmızı beyazlı bilekliği takan insanlara şans ve sağlık getirir(miş). bir diğer inanışa göre de Bulgaristan'da insanlar marteniçkayı birbirine takar ve o sırada dilek tutulurmuş. Görünen ilk leylek sonrası marteniçka bilekten çıkartılır ve bir ağacın dalına bağlanır, böylelikle de dilek kabul olur(muş).


kırmızı, hayatı ve kanı temsil eder.
beyaz, mutluluk ve bahar'ı.

ben de martın 1inde hemen taktım marteniçkamı koluma. gördüğüm ilk leylekten sonra çıkarıp en güzel ağaca bağlayacağım marteniçkamı.

ve dileğim kabul olacak, inanıyorum :)

haydi siz de kendi marteniçkalarınızı hazırlayın ve takın kolunuza :)

22 Temmuz 2011 Cuma

2.doğum günü

ben sadece yanında olduğumu bilmeni istiyorum, aldığın her kararda, uyguladığın her durumda, her koşulda, sonucu ne olursa olsun..
hep yanındayım senin.
o kadar hakettin ki mutlu olmayı.
üzülmemeyi nadir hakeden insanlardansın sen.
kimseyi üzmeyen, ama fazlaca üzülen.
bundan sonra herşey çok farklı olucak, biliyorum.
güzel olucak, ikinize de güveniyorum ben.,
ve hiç unutma, ben seni çoook kocaman seviyorum.

4 şubattan sonra bu tarihte senin doğum günün.
hiç unutmayacağım bu günü.

hoşgeldin özgürlük...
gününüz kutlu, ortak doğum gününüz ekstra mutlu olsun.
öpüyorum çok.

bilgisayarım

2006 yılında almıştık onu, hiç unutmuyorum o günü. İstinye, teknosa.
hatta sonrasında kaza yapmıştık falan. tarih net olmasada o gün daha dün gibi aklımda.
5 yıldır benimleydi. arkadaşım gibiydi benim. en güzel sözleri, en özel yazışmaları, heyecandan deliye dönmemi sağlayan mailleri, saçma çocuklukları her şeyi onunla yapmıştım ben. Şuana kadar yazdığım tüm yazıları da yani buraya, onunla yazdım ben.
şimdi yok, zaten uzun zamandır bozulacağının sinyalini veriyordu da.. sonunda bozuldu, bitti-gitti.
üzüldüm ben, hemde çok.
saçma salak huylarım, garip takıntılarım var benim, ufacık kağıt parçalarını annemin deyimiyle çeri çöpü bile atmam, saklarım. anısı vardır bende mutlaka. her şeye bir anlam yükler ve deli gibi saklarım.
şimdi onun da evden gitmesi geekiyor da, ben buna bir türlü izin veremiyorum. sanki o gidese, hayatımdan 5 yılı atacakmışım, silecekmişim gibi geliyor.
gülmeyin, öyle işte.
o benim en özellerime şahit oldu, en kızgınlıklarımı yaşadım ben onunla.
sabaha kadar tuşlarının üzerindeki yazılar silininceye kadar parmak izlerimle doldu o.
sıcaktan patlayacakmış olana dek ellerim hep üzerindeydi.
şimdi yani laptop kucağıma, ilk yazımı yazıyorum onunla.
biraz daha ufak, daha işlevsel birşey.
hemde çok tatlı, ama yeni.
eskisi gibi değil.
güzel anılar biriktirmem gerekiyor onunla ilgili.
ama diğerinin yeri hep çok ayrı, çünkü o ilkgözağrı :))

17 Temmuz 2011 Pazar

cosmoturk

o kadar uzun zaman olmuş ki yazmayalı.. bayya bayyaa yani.
her neyse hiiç uzatmayacağım, hemen söylüyorum.
deli gibi heyecanlıyım şuan,
çocuklar gibi mutluyum,
anatamayacağım bir biçimde umutluyum.
sadece gülmek geliyor içimden,
sadece mutluluk kelimelirini tuşlamak geliyor klavyeden..
herkese anlatmak istiyorum, herkes bilsin istiyorum.
herkes okusun, herkes bir kaç laf etsin istiyorum.


ve vee söylüyorum.

an itibariyle Cosmoturk de yazmaya başladımmmmmmm!!!
ve ilk yazım yayınlandı.
tebrik yorumlarını almaya başladım bile.
al bakalım, bu da benim sayfamın linki.

http://www.cosmoturk.com/yazarlar/aybikem-guner-ajg/

öperim ki çokçok =)) mucu mucuuu

10 Mayıs 2011 Salı

tuhaf.

hemde ne tuhaf.
bu aralar aklımdan ne geçse, anında başıma geliyor.
ya da yaşanacak bir olayı daha önce yaşamış gibi oluyorum.
bir olay geliyor aklıma, canlanıyor gözümde, hemde o an olamayak bir şey, kısa bir süre geçiyor ve olayın baş kahramanı ben oluyorum, tıpkı gözümde canlandırdığım gibi.
herhangi bir kişi geçiyor aklımdan, hop çalıveriyor telefonum, ya da mesajı gülümsetiyor beni. gece yarısı bile olabiliyor bu.
hatta bir şeyi çok istersem, biliyorum kısa süre sonra olacak, ve oluyorda..
öyle işte,
dedim ya, tuhaf.

26 Mart 2011 Cumartesi

Gülümseme hastalığı


Gülümsemek kesinlikle duygusal enerjiyi yukseltiyor ve yaşam enerjisine çeviriyor. 
Hemen akabinde yaşam enerjisini bedenimize yolluyor ve bedenimizde olumlu alan yaratıyor. Anında hareketlerimiz değişiyor, mizacımız değişiyor,  ve bizdeki bu muhteşem değişikliği çevremize yolluyor. 
Çevremizdeki insanlarada bulaşıyor neşemiz, biz gülümsüyoruz, o da gülümsüyor. O bir başkasına gülümsüyor, o başkası bir diğerine.. bir diğeri yaşlı bir teyzeye, o teyze torununa, torunu anneciğine, annesi eşine, eşi patronuna.. vs. vs. vs.. böyle çoğalarak, +1 ekleyerek devam ediyor gülümseme hastalığı. 
Yaygınlaşarak, gülümseterek çoğalıyoruz.
O yüzden gülelim, herkese inat, ve hatta kendimize inat gülümseyelim. Etrafımızdakileride gülümsetelim.
Herkes birbirinin iyilik meleği olsun bugün, yanındakinin iyi yanlarını görmeye 
çalışsın, güzel gözlerle baksın, güzel şeyler görsün, sadece güzel görmek istesin.

O zaman gülümsetmece oyunumuz başlasın. Hatta bu  oyun hayat boyu sürsün, hep devam etsin.
O beni gülümsetsin, ben seni, sen Ayşe’yi, Ayşe Ali’yi, Ali Zeynep’i, Zeynep Emre’yi, Emre o’nu … o bunu, bu onu..

Bu yazıyı okuyan herkes beni  :)) hihihi

Herkes gülümseme-gülümsetme hastalığına yakalansın, hiç iyileşemesin,  herkese bulaşsın. Tüm dünya gülümseyen gözlerle etrafına neşe saçıp bu hastalık karşısında çaresiz kalsın..


Amin :)) 

9 Şubat 2011 Çarşamba

İnsomnia

Uykusuz bir geceye daha merhaba.
Kapanamayan cin gözlere merhaba.
Can sıkıntısına merhaba.
Sabah 12 de uyanan dolayısıyla geceleri uyuyamayan sevgili bünyeme merhaba.
Şu saatte uyuyan tüm dostlarıma merhaba.
Çalmayan telefonuma merhaba.
Evdekilerin horultu seslerine merhaba.
Kulak tırmalayan saat tik takına merhaba.
Gecenin bu saatinde kornaya basan öküze merhaba.
Sıcacık yatağıma merhaba.
Hayal gücüme merhaba.
Uyku getirmeyen kuzulara merhaba.
Olmayan uyku perime merhaba.

Beni terkeden uykuma elveda.
Uykusuzluğa merhaba.

1 Şubat 2011 Salı

saçma!

Yok hayır, öyle saçma ergen tavırları içerisinde hayatından bıkmış, isyankar modda değilim. Sadece sıkkınım bugün, ama sebebsiz. Anlam veremediğim bir huzursuzluktur gidiyor. Hani gün kötü başlayınca kötü devam eder ya, ( ha bu arada Murphy’ye selam olsun) öyle bir şey sanırım. Esasında günün kötü başlamasının çok bir somut nedeni  de yok, öyle  moralsiz bir gün diyelim. Her olaya gülebilen, en ufacık olaydan mutluluk duyabilen, pollyanacılık oynamaya bayılan ben anlamsız bir moralsizlikle boğuşmaktayım şu saatlerde. Halbuki tatil, yani mutluluğun tavan yapması gereken nadir zaman dilimlerinden.
Herneyse geçer, yani umarım tez zamanda gider şu sıkıntı bulutları üzerimden.  Yoksa çok çekilmez oluyorum, farkındayım.  Suratsız bir ben hiçç çekilmiyor. O zamanlarda ben bile bana tahammül edemezken başkalarının bana katlanmasını bekleyemem, o kadar da bencil değilim. O yüzden tıktım kendimi eve, negatifliğim beni terk edene dek, bende kendimle başbaşa kalıp sadece kendimin cansıkıntı nedeni olayım. Ben sevmem ya çok kaprisli, mıy mıy insanları, şimdi de kendim o konumda olduğum için kimseyi rahatsız etmiyorum işte. Böyle de düşünceliyimdir, heheh. Laf!
Bu arada Lost dvdlerimi kaybettim evin içerisinde. Yeniden Lost krizim gelmişken hemde.
Biri bana Lost dvdlerimi bulsa ya keşke, ya da hediye etse falan.
Mutlu etse işte birileri beni. 

30 Ocak 2011 Pazar

Kavramlar..

Öncelikle bir kavramın kelime anlamını hatırlayalım; Nedir kavram?

Fikir, olay insan veya başka şeyleri sınıflandırmaya yarayan kelime ya da kelime öbekleridir. Kavramlar, düşünce sürecimizin çok önemli bir parçasıdır. Çünkü onlar uğraşmak durumunda olduğumuz bir olay ve fikirden anlam çıkarmamıza yardımcı olur. Çevremizi oluşturan etmenleri kolaylıkla anlayabilmemizi sağlar. Bu sebepledir ki kavramları sıkça kullanırız ve dilimizde de karmaşık fikirleri ifade edebileceğimiz çok sayıda soyut ve somut kavramlar yer almaktadır. Kavramlar herkes için aynı anlamı taşımayabilirler. Kişiden kişiye değişebilir, hatta çok net değişir.

Bir bakalım mesela, bana ne “ne” anlatıyor?

Örneğin, turuncu ve yeşil sadece renk değil benim için. Bir de ikisi yan yana ise hiç değil. Turuncu-yeşil= “Doğa” benim için. Net. (işim ama)
Ha bir de turuncu; aslının yatak örtüsü demek, bir sürü güzellik demek, kızsal mevzular demek, gizli kapaklı işler demek.
Eziyet tanımı sabah erken kalkmak benim lügatımda.
Sigara pis kokmak demek bende, başka hiçbir açıklaması yok.
Tatil demek, gezmek demek, bol bol uyumak ama aynı zamanda uyanık kalıp hep gezebilmek demek, deniz demek, güneş demek, istanbuldan uzaklaşmak demek.
Sarıyer yuva benim için, evim, ailem, arkadaşlarım. Sarıyer çok şey demek bende. Onu ayrıca yazmak gerek.
Kısa bir süre öncesine kadar tiyatro sadece tiyatroyken şimdi Tiyatro=bgst oldu bende. Ha bir de Tiyatro demek Burak demek. Öyle işte.
Di mi demek “Shakespeare” demek. Gülmek demek. Çook gülmek demek.
Ömer Hayyam, Hasan eniştem demek mesela.
Kahve Dünyası; eren, mehmet, cem, damla, necmiye, ben birliktelik demek. Eskiye gülümsemek, hatta özlemek demek.




Bu kadar değil, devamı gelecek bu yazının..

Oyun gibi bazen..

Hayat bazen tıpkı bir domino taşı misali, ya da satranç oyunu gibi..

Taşları çok dikkatli yerleştirmelisin,  en baştaki en sondakini etkileyebiliyor. Yani en başta yaptığın bir hata bütün düzene maal olabiliyor. Böylede bir düzen! var, düzensizliğin içinde adaletsiz bir düzen.

Bazen o taşları öyle güzel yerleştiriyorum ki,  ben dokunmadığım sürece kimse bozamıyor hayatımı. Bilerek, isteyerek hata yapmadığım sürece.  Ama bazen de başkasının minicik bir dokunuşuyla, tüm hayatım rezil olabiliyor. Ya da hayatımıza isteyerek aldığımız kimseler tarafından bozulabiliyor bu domino taşları.

Ya da öyle hamleler yapıyorum ki bazen, daha oyunun başında son sahnesi canlanıveriyor gözümde. Ve her şey tıpkı düşündüğüm gibi işleyiveriyor. Bana da sadece seyirci olmak düşüyor haliyle.

Satranç gibi yani, öyle bir hamle ki bu; sonunu belli eden..

Çok anlatamıyorum aslında, yani şimdi anlatsam, söylemek istediklerimi herkes bilecek, ama yok susmayı denesem, hayır bu da değil istediğim. Belli kılıflar uydurup yazıyorum bir şeyler.

Yani tam olarak şu aslında; henüz başı bile olmayan olayların sonunu çok güzel kestirebiliyorum şimdilerde. Şaşkınım bende ama, işte öyle.  
Değişik bir haller, anlam vermediğim, ama sonucu hep istediğim gibi olan; düşündüren, aslında şaşırtan ama hiç şaşırmayan.

Oyun işte bazen hayat. Bazen domino, bazen satranç..

5 Ocak 2011 Çarşamba

İlkler

İlkler hep özeldir, güzeldir. Doğduğumuz anda başlar aslında; ağzımızdan çıkan ilk sözlük, ilk adımımız, ilk anne deyişimiz, ilk oyuncağımız, ilk arkadaşımız.. vs. vs. uzatabiliriz bunu.

İlkler hep heyecanlıdır, şaşırtıcıdır. Kolay kolay unutulmaz. İlki güzel ama bazen hatırlaması üzücüdür.

Düşünsenize biriyle ilk buluşmanız, konuşmaya çalışmanız ama konuşamamanız.

İlk arkadaşınız.
İlk uzun yolculuğunuz.
İlk sevgiliniz.
İlk oyuncağınız.
İlk hayal kırıklığınız.
İlk öğretmeniniz, okulunuz.
İlk yaptığınız yemek.
İlk gittiğiniz maç.
İlk söylediğiniz yalan.
İlk hastalandığınız an.
İlk kaybedişiniz.
İlk başarınız.
İlk unutamayışınız.
İlk heyecanınız.
İlk ağladığınız an ya da kahkahalarla gülümsemeniz.

Aklıma geldikçe uzayacak bu liste..
bu kadarcık.

4 Ocak 2011 Salı

sevmiyorum sizi!




Ben bazı kelimeleri sevmiyorum. Yok, yani sevmiyorum. Ha kullanmıyor muyum? Kullanıyorum, ama işte sevmiyorum. Ben kullanayım da, kimse bana bu şekilde karşılık vermesin. Olmaz mı? Ohaa bendeki bencilliğe bak yani.


Tamam, tamam bende demiycem artık bu kelimeleri, yani en azından dememeye çalışıcam. Azcık diycem ya da.

Bakarız (olumsuz olanı) : hani kelimeler vardır veya yorumlar vardır kişiden kişiye değişir ya.. bu da öyle bir kelime! Biri söyleyince olumlu bir BAKARIZ oluyor, biri söyleyince olumsuz...

Babam herhangi bir şeye bakarız derse, o kesin olumlu bi bakarızdır. Sonu kesin beni mutlu eder. Ama annem bakarız derse, genellikle bakmaz, sonu onu mutlu eder, -ki olumsuzdur mutlaka. Küçükkende öyleydi. Ya da arkadaşlarım falan da öyle. Herkesin bakarızı farklı. Biraz yanardönerli bir kelime bu. Herkese göre farklı. O yüzden onu da sevmiyorum. Bana sadece bakarızı babam söylesin.

Belki : Leş kelime. Ara kelime, kurtarıcı sanılan ama hiçbir zaman kurtarmayan kelime... tamamsa tamamdır, değilse değildir ya evet ya hayır bu kadar kesindir! Ortası yok bunun. Neden net olamıyoruz ki?

Hayır : olumsuzluk! Sev-mi-yor-ummm!!!! – biliyorum belki ve hayır birbirlerine çok benziyorlar ama belki duyacağıma hayırı duymayı tercih ediyorum en azından net ve kesin biliyorsun ki hayır... :)

Keşke : keşke öyle yapmasaydım, keşke böyle olmasaydı, keşke demeseydim, keşke gitseydim vs. vs. vs.  oldu işte, şimdi napıcan ona bak! Niye bunu diyorsun ki? o zaman bir şeyi yapmadan evvel biraz daha düşün, keşke demeyiver! 


Ama: hep bahane, hep kendini savunma. Ne ama? Ne? Ama şöyleydi, ama şuraya gitmem gerekiyordu, ama aradım, ama duymadın, ama istemiyorum. Ama ama ama. Deme bana ama!

Bu böyle olmaz : peki ya nasıl olur ya? Göster bakalım? Sen daha mı iyi biliyodun? O zaman bu zamana kadar nerdeydin? Bu olmaz, bu yapılmaz, böyle mi olur... Kurallarla yaşayan binlerce insanla dolu etrafımız. Her şeyin, her zaman bal gibi, istersen olabildiğini ya da olabileceğini gösteren, gösterebilen herkesi seviyorum ben.

Evet diyelim, olur diyelim, Ne yapsak? Nasıl yapsak? diyelim... ne güzel laflar onlar...
Demeyelim bu çirkin kelimeleri, kullanmayalım. Olmaz mı?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Tek yön bileti...

Hayatta en çok yapmak istediğim şeylerden biri, günün birinde yanımda beni sıkmayacak herhangi biri ile havaalanına gidip, elimizde sadece pasaportlarımız ve cebimizdekilerle uçağa binip gitmek; nereye gittiğini bilmeden..


Biraz fazla özgür olmak bu, ama çok da istediğim bir şey.


Özgürlüğüme düşkünüm, ama fazla korkağım.. 
Her ne kadar ben çok cesurum desem de ya da kendimi öyle göstermeye çalışsam da çok şeyden korkarım ben. yalnızlıktan, hastalıktan, sevdiklerimi kaybetmekten, yolumu kaybetmekten vs..

Bilinmeyeni sevmem, ama çok cezp eder beni.

Acaba bu yüzden midir, bilinmeyenleri bilme istediğim, görmediğim bilmediğim yerlere tek yön biletiyle gitmek istemem? 

Gittiğimiz yerden aldığımız diğer tek yön biletiyle başka bilinmeyen ülkeye yolculuk etmek..


Düşünün bir ya. 
Buradan biniyorsunuz uçağa, hoop hiç bilmediğiniz bir ülkeye, oradan atlıyorsunuz bir tekneye, yine bilmediğiniz başka bir yere, ayağınızı toprağa bastınız an sizi bir araba karşılıyor yine bilinmeyene, oradan yine uçak yolculuğu, belki sonra tren, yine tekne, yine araba, gemi, uçak, vs. vs. vs..


Sizce de rüya gibi değil mi?


Sürekli bir yerlere, yeni yerlere.


Keşke her günüm böyle ilerlese, evimize sadece mola için uğrasak.
Gezsek, gezsek, gezsek.. hep gezsek, bilmediğimiz yerleri keşfetsek, görsek her yeri, bilsek tüm dünyayı. 

Ne kadar harika değil mi?


Siz de ister miydiniz? 

Tek yöne biletiyle, buradan gitmek nereye gittiğini bilmeden, otel rezervasyonu yapmadan, kendini garantiye almadan sadece cebindekiyle..
Ben isterdim hem de çok isterdim. 

Sadece ülkeyi görmediğim yeri görmek değil, insanlarıyla tanışmak, kültürlerini öğrenmek.


Ahh işte benim hayalim. 
Ha gerçek olur mu bilmem -ki gerçek olma ihtimali yok gibi bir şey. 
Ama hayat bu, yarının ne getireceğini kimse bilemez, değil mi?

2 Ocak 2011 Pazar

Özlediklerim..

Benim mi çok fazla özlediğim şey varmış, yoksa olması gereken mi bu diye düşünürken, baya baya uzun bir liste çıktı... İstesem çok daha uzun da olabilirdi, fakat bir yerde dur demek, nokta koymak gerek.. İşte benim özlediklerimin listesi... Peki siz neleri özlüyorsunuz????

*Servis kaçırmamak için evden koşarak çıkıp nefes nefese kaldığım günleri

*Midem bulanıyor öğretmenim, ateşim çıktı öğretmenim mazaretleri ile revir kağıdı alıp derslerden kaçabildiğim hatta eve gelebildiğim günleri

*Nöbetçi öğrenci olup, derse girmemeyi

*Ayrı sınıfta olan kankiciklerle tenefüs aralarında buluşmayı

*Korkmaz pastanesinin sıcacık poğaçalarını

*Fatihlerle yakalamaç oynamayı, Gökhanla kavgalarımızı, mahalledeki tüm erkek çocuklarıyla tıpkı erkek gibi maç yapmayı

*Hasan eniştemden Ömer Hayyamı dinlemeyi

*Bira içemediğim ama içmek için çıldırdığım günleri

*Henüz 18 olmuşken anneden gizli gidilen taksim gecelerini

*Ortaokuldan mezun olurken gömleğime imza attırmayı..

*İzmitte kayıkla gezmeyi

*Fosforlu pembe bikinimi

*Tatilyayı

*Büyükbabama şımarabilmeyi, gece onun yanında uyumayı, onunla kol kola gezmeyi

*Sabırsızlıkla yaz tatillerini bekleyip  izmit’e koşmayı

*Bisikletle turlamayı

*Su ve kartopu savaşlarımızı

*Aslı ile çamurdan pastalar yapmayı

*Barbie bebek oynamayı, onlara giysiler dikmeyi

*Sabahın 6 sında havuza gitmek için Pervinle buluşmayı 

*Denize balıklama atlamayı, bombalama atlamayı ve denizin içinde takla atmaya çalışmayı ama atamamayı

*Ankesörlü telefondan telefon açmayı

* Dünya Gençlik Merkezinden rengarenk kalemler defterler almayı

*Kızlarla aynı evin içinde sabaha kadar hiç durmadan sohbet etmeyi…

*Telefonla yaptığımız işletmelerimizi

*Paha biçilemez 10’lu yaşlarımı, çocukluğumu

*18.yaş doğum günlerinin hayatta en önemli gün olduğunu sanmamı ve bunun için sürprizler yapılmasını

* Eşofman giyip, eşofmanı da Tımberland’ın içine sokup gezmeyi, hatta kahve rengi Barbour’ımı. Ne de çirkin kokusu vardı :)

*Pazar günleri ailecek gezmeyi

*17. yaşımı

*Babamla akmerkeze gidip saatlerce oyuncaklara binmeyi

* Tetris günlerini, Gameboy'da SuperMario ile sabahladığım günleri, Play Station da Crash oynamayı

*Gelen modem sesinden internete bağlanabildiğimi duymayı, ve biri telefonu açtığında internetin kesilmesinden sonraki kavgaları

*Mesaj geldi mi? Ne dedi? Sen ne dedin? O ne dedi? Sohbetlerini arkadaşlarımla yapmayı,
*Sulugöz sakız çiğnemeyi

* Snoopy izlemeyi ve evin içinde yastıkla gezmeyi, birgün Richie Rich olmayı hayal etmeyi ve babamdan onun gibi bir ev istemeyi, birgün hayatın Jetgillerde'ki gibi olacağından emin olmamı... Yıllarca annemden beni Susam Sokağı'na götürmesini istememi

* Yonca Evcimik'in Bandıra Bandıra Ye Beni ve Bu Sabah 8.15 Vapurunda günlerini

*Kokulu defterler biriktirdiğim günlerimi

*Tüm ailenin eksiksiz bana doğum günü hediyesi almasını ve o günün bayram gibi kutlanmasını

*Hayatın oyuncak ayılar, topladığım stickerlar ve satın aldığım mug’lardan ibaret olduğu günleri

*Blue Jeans, Hey Girl biriktirmeyi

*Gülten Dayıoğlu okumayı

*Özlediklerimi yazmayı… 

31 Aralık 2010 Cuma

h.g 2011

Daha dün gibi hatırlıyorum, 2009 biterken yazdıklarımı.
Ya da 1 ocak 2010’u falan.

Üzerinden tam 1 yıl geçmiş, koca 1 yıl geçmiş, hem de hiç anlayamadan.
Tamam geçen yıl içinde aynı şeyleri söylemiştim. doğru. ama bu yıl bildiğin hızlı geçti. n'olduğunu anlayamadan, daha dün gibi herşey. o derece hızlı.

-Hem çok çirkin hem de çok güzel bir yıldı bu yıl.
Hem yeni heyecanlar, hem de hiç bilmediğim duygular kattı bana.
Sevinçten de üzüntüden de ağlattı beni bolca. Zaten sulu gözlüyüm, iyice ağlak bir kız oldum bu yıl.
-İyice büyüttü beni, 20 li yaşlara iyice alıştırdı, sevdirdi.
Hatta bir de +3 eklendi.
23 oldum 23. Bayyaa büyüdüm ben.
-Çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için kocaman bir adım attı bu yıl.
O yüzden 2010 biraz daha özel. Geçen yıl çalışmalarına başladığımız comenius projemiz kabul edildi, fonlandı. Koordinatörüm (öhöm, öhöm)
yaniiii haziranda İSPANYA.
Öncesinde şubatta Macaristan falan.
O yüzden kocaman bir teşekkür 2010’a.
Ha bu arada, İspanya ya gidince mutlaka Barcelonalı futbolcular ziyaret edilecek.
Yoksa olmaz, hayal yarım kalır :)
-Hayatımda hiç gitmediğim kadar doktora gittim bu yıl, hem de hastaneleri hiç sevmezken.
İlaçlarla baya haşır neşir oldum o yüzden. Artık hasta olmiiyim, lütfennn!!!
-Çok çok üşüdüm ben bu yıl, hala da üşüyorum.
-Eskinin eskide kaldığını ve eskiden artık ne kadar uğraşırsan uğraş,  yeni olamayacağını öğretti bir de güzel yıl. Ve bana sevdirdi bu fikri.
-Çok güzel bir yaz geçirdim bu yıl, bir kaç saat içinde verilen ani tatil planları. Yanımda çok çok sevdiğim 5 tatlı bayanla. Gezdik eğlendik..
-Gökhan ve Ümit’i evlendirdik bir de bu yaz. Rüya gibi 2 düğün.. evet 2 kuzenimi de başka kızlara kaptırdım bu yıl!
Heheh, böyle de kıskancım, napiim.
-Yazmaktan hiç sıkılmadım, tam gaz devam. Hiçbir şeye vakit bulamamaktan sürekli yakınırken, yazmak için hep vakit bulabildim ben.
-Çok komik bir şekilde şampiyon olamadı bu yıl fb. ben formamla kala kaldım ortada. şampiyonluk diye yola çıkarken, gece yarısı bile olmadan eve dönmece.
-Büyükbabamı çok özledim ben, babanemide.
-Annemi, babamı çok fazla seviyorum. onlar için ölebirim.
-İnsanları mutlu etmek çok daha güzel bu yıl. karşılık beklemeden. Sevmek, birileri için bir şeyler yapmak.
Birini az da olsa gülümsetebilmek.
ya da birinin gülümsemesinin sebebinin sen olduğunu bilmek falan.
-güzel bir sosyal sorumluluk projesine adım attım bu yıl birde, ha devamı da gelecek.
-İtalyancaya merak sardım, öğrenicem.
Ama İspanyolcayı da öğrenmek istiyorum.

"2011’e dair hiçbir isteğim yok, beklentim de yok. Ne yaşanması gerekiyorsa o olsun." demiycem bu kez.

2011'den çok şey bekliyorum. beklentilerim tavan.

Birsürü güzellik olsun istiyorum. Biri gelsin ve her şeyi düzeltsin, yeni hevesler yenilikler getirsin bana.
Çok şaşırtsın bu yıl beni.
Çok çok gülümsetsin, çok mutlu etsin.

Bolca gülelim, mutlu olalım hepimiz..

Seviyorum ben sizi, herkesi. 
Herkese mutlu mutlu seneler şimdiden..

27 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle işte

Ben bu yılın güzel mi yoksa kötü mü geçtiğini anlayamadım. Kararsızım. Özellikle şu son 1 haftam oldukça berbat. Mutsuzum. Sıkılıyorum. Üzülüyorum. Özlüyorum. Ve bunların hepsi sebepsiz.
İstemediğim ortamlarda bulundum şu 1 haftada, üzülmeyi hiç hak etmediğim insanlar tarafından üzüldüm, yanlış anlaşıldım. Ya da bende üzdüm. Çirkin konuşmaların hatta birazda yüksek seslerin bulunduğu bir karmaşanın tam ortası bırakıldım. Hem de nasıl özlemişken.
Hiç olmadığı kadar ağlamak geldi içimden. Çok çaresiz hissettim kendimi, nedenini hiç bilmezken.
Birde üzerine bir sürü hastalık ekleniverdi. Bağışıklığım bu kadar kuvvetliyken, ben o kadar hiç hasta olmazken, duygularımın karmaşıklığı, üzüntülerim, mutsuzluklarım bağışıklık sistemini de çökertiverdi. Evet o da darma duman. En ufak şeyden hasta olabiliyorum şimdi. Şuan bunu yazarken de oldukça hastayım mesela, lahana gibi kat katım. Üşüyorum, hemde çok.
Bu yazıyı neden yazdım? Onu da bilmiyorum. Öyle işte, içimden geldi diyelim.
Şimdi uyuycam biraz. Farkındayım saat henüz çok erken, ama dedim ya; hastayım ben.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Tiyatro boğaziçi..


Onları izleme fırsatı bulabildiğim için ciddi şanslıyım ben. Ya da Burak arkadaşım olduğu için falan. Sanırım ilk 2007 de izleme fırsatı bulmuştum onları, hayran kalmıştım hepsine. “Tiyatro Boğaziçi”



Geçen yıl her ne kadar istesem de hiç fırsatım olmadı gidip izlemeye.

Ama bu yıl acısını çıkardım. “ Moliere Efendi” ve “Selam Sana Shakspeare” iki oyunu da izledim. Tek kelimeyle muhteşemler.

En büyük tutkularımdandır zaten tiyatro. Bayılırım kendimi oyunun içine sokmaya, bende onlarla sahnedeymişim gibi hayal etmeye, o atmosfere dahil etmeye, o karakterlere bürünmeye.. Sanırım tiyatronun büyüsü de bu.

Ee bi de sahnedeki arkadaşın olunca izlemek ayrı bi güzel tabi. Gurur duyuyor insan, hoşuna gidiyor, mutlu oluyor. 



Moliere’i ilk Boğaziçinde izlemiştim, Shakspeare’i de Afife Jale de sanırım. Moliere bizim okulda da oynadı sonra, 2. kez sıkılmadan izledim. Hatta 3.’yü bile izleyebilirim. Abartı değil, o kadar iyiler. Çok çok iyiler.



Azıcık oyunlardan da bahsedeyim.

2 oyununda temposu muhteşem bir kere, gözünü kırpmadan izliyorsun, güldürücü, düşündürücü ve çok sürükleyici.. Oyuncuların enerjisi hiç bitmiyor, mest oluyorsun onları izlerken. Hayran gözlerle bakıyorsun hepsine. Aralarındaki iletişimde muhteşem, hiçbir kopukluk yok. İnanılmaz uyumlu hepsi. Ve zaman zaman bizlerin gözlerinin içine bakarak konuşmaları da çok etkileyiciydi doğrusu. En azından ben çok etkilendim.



Biz okuldaki oyun sonunda tatlı oyuncularla da tanıştık, hepsi birbirinden güzel, ve iyi niyetli insanlar. Gözlerinin içi gülüyor hepsinin. Ben çok sevdim onları, sanki hepsi çok uzun yıllardır tanıdığım insanlar gibi, çok samimiler, çok doğallar. Çok ben gibiler, biz gibiler. Ama bi gerçek var ki; hepsi bizden çok çok yetenekliler. Haklarını yememek lazım.



Lafın kısası herkesin mutlaka izlemesi gereken oyunlar “ Moliere Efendi” ve “Selam Sana Shakspeare” ve hatta Tiyatro Boğaziçinin tüm oyunlarını izlemeli herkes, takip etmeli. Bilmeli herkes bu yetenekleri, tanışmalı mutlaka.



Ciddi anlamda çok yetenekli olanlar var aralarında ve bu yetenekler kaybolup gitmemeli. Etrafta başarıyı o kadar hak etmeyen insanlar alkışlanırken, bu kadar hak edenler gümbürtüye gitmemeli. Bir şekilde fark edilmeli. 


 Oyunların detayına çok fazla girmek istemiyorum, belki bu yazıyı okuyan birkaç kişi merak eder ve izlemek ister. -ki böyle birşey olursa ben çok mutlu olurum. o yüzden sürpriz olsun. Ama olurda merak edip izleyen olursa, hem bu zamana kadar izlememiş olduğu için kendine kızacak, hemde bana onun bu güzel oyunlarla tanışmasında bir parça da olsa katkım olduğu için teşekkür edecek. biliyorum :) 

Sadece 1 video buldum oyunla ilgili,buradan bakabilirsiniz.



Bunlarda tatlı oyuncularımız, büyük yeteneklerimiz.