30 Ocak 2011 Pazar

Kavramlar..

Öncelikle bir kavramın kelime anlamını hatırlayalım; Nedir kavram?

Fikir, olay insan veya başka şeyleri sınıflandırmaya yarayan kelime ya da kelime öbekleridir. Kavramlar, düşünce sürecimizin çok önemli bir parçasıdır. Çünkü onlar uğraşmak durumunda olduğumuz bir olay ve fikirden anlam çıkarmamıza yardımcı olur. Çevremizi oluşturan etmenleri kolaylıkla anlayabilmemizi sağlar. Bu sebepledir ki kavramları sıkça kullanırız ve dilimizde de karmaşık fikirleri ifade edebileceğimiz çok sayıda soyut ve somut kavramlar yer almaktadır. Kavramlar herkes için aynı anlamı taşımayabilirler. Kişiden kişiye değişebilir, hatta çok net değişir.

Bir bakalım mesela, bana ne “ne” anlatıyor?

Örneğin, turuncu ve yeşil sadece renk değil benim için. Bir de ikisi yan yana ise hiç değil. Turuncu-yeşil= “Doğa” benim için. Net. (işim ama)
Ha bir de turuncu; aslının yatak örtüsü demek, bir sürü güzellik demek, kızsal mevzular demek, gizli kapaklı işler demek.
Eziyet tanımı sabah erken kalkmak benim lügatımda.
Sigara pis kokmak demek bende, başka hiçbir açıklaması yok.
Tatil demek, gezmek demek, bol bol uyumak ama aynı zamanda uyanık kalıp hep gezebilmek demek, deniz demek, güneş demek, istanbuldan uzaklaşmak demek.
Sarıyer yuva benim için, evim, ailem, arkadaşlarım. Sarıyer çok şey demek bende. Onu ayrıca yazmak gerek.
Kısa bir süre öncesine kadar tiyatro sadece tiyatroyken şimdi Tiyatro=bgst oldu bende. Ha bir de Tiyatro demek Burak demek. Öyle işte.
Di mi demek “Shakespeare” demek. Gülmek demek. Çook gülmek demek.
Ömer Hayyam, Hasan eniştem demek mesela.
Kahve Dünyası; eren, mehmet, cem, damla, necmiye, ben birliktelik demek. Eskiye gülümsemek, hatta özlemek demek.




Bu kadar değil, devamı gelecek bu yazının..

Oyun gibi bazen..

Hayat bazen tıpkı bir domino taşı misali, ya da satranç oyunu gibi..

Taşları çok dikkatli yerleştirmelisin,  en baştaki en sondakini etkileyebiliyor. Yani en başta yaptığın bir hata bütün düzene maal olabiliyor. Böylede bir düzen! var, düzensizliğin içinde adaletsiz bir düzen.

Bazen o taşları öyle güzel yerleştiriyorum ki,  ben dokunmadığım sürece kimse bozamıyor hayatımı. Bilerek, isteyerek hata yapmadığım sürece.  Ama bazen de başkasının minicik bir dokunuşuyla, tüm hayatım rezil olabiliyor. Ya da hayatımıza isteyerek aldığımız kimseler tarafından bozulabiliyor bu domino taşları.

Ya da öyle hamleler yapıyorum ki bazen, daha oyunun başında son sahnesi canlanıveriyor gözümde. Ve her şey tıpkı düşündüğüm gibi işleyiveriyor. Bana da sadece seyirci olmak düşüyor haliyle.

Satranç gibi yani, öyle bir hamle ki bu; sonunu belli eden..

Çok anlatamıyorum aslında, yani şimdi anlatsam, söylemek istediklerimi herkes bilecek, ama yok susmayı denesem, hayır bu da değil istediğim. Belli kılıflar uydurup yazıyorum bir şeyler.

Yani tam olarak şu aslında; henüz başı bile olmayan olayların sonunu çok güzel kestirebiliyorum şimdilerde. Şaşkınım bende ama, işte öyle.  
Değişik bir haller, anlam vermediğim, ama sonucu hep istediğim gibi olan; düşündüren, aslında şaşırtan ama hiç şaşırmayan.

Oyun işte bazen hayat. Bazen domino, bazen satranç..

5 Ocak 2011 Çarşamba

İlkler

İlkler hep özeldir, güzeldir. Doğduğumuz anda başlar aslında; ağzımızdan çıkan ilk sözlük, ilk adımımız, ilk anne deyişimiz, ilk oyuncağımız, ilk arkadaşımız.. vs. vs. uzatabiliriz bunu.

İlkler hep heyecanlıdır, şaşırtıcıdır. Kolay kolay unutulmaz. İlki güzel ama bazen hatırlaması üzücüdür.

Düşünsenize biriyle ilk buluşmanız, konuşmaya çalışmanız ama konuşamamanız.

İlk arkadaşınız.
İlk uzun yolculuğunuz.
İlk sevgiliniz.
İlk oyuncağınız.
İlk hayal kırıklığınız.
İlk öğretmeniniz, okulunuz.
İlk yaptığınız yemek.
İlk gittiğiniz maç.
İlk söylediğiniz yalan.
İlk hastalandığınız an.
İlk kaybedişiniz.
İlk başarınız.
İlk unutamayışınız.
İlk heyecanınız.
İlk ağladığınız an ya da kahkahalarla gülümsemeniz.

Aklıma geldikçe uzayacak bu liste..
bu kadarcık.

4 Ocak 2011 Salı

sevmiyorum sizi!




Ben bazı kelimeleri sevmiyorum. Yok, yani sevmiyorum. Ha kullanmıyor muyum? Kullanıyorum, ama işte sevmiyorum. Ben kullanayım da, kimse bana bu şekilde karşılık vermesin. Olmaz mı? Ohaa bendeki bencilliğe bak yani.


Tamam, tamam bende demiycem artık bu kelimeleri, yani en azından dememeye çalışıcam. Azcık diycem ya da.

Bakarız (olumsuz olanı) : hani kelimeler vardır veya yorumlar vardır kişiden kişiye değişir ya.. bu da öyle bir kelime! Biri söyleyince olumlu bir BAKARIZ oluyor, biri söyleyince olumsuz...

Babam herhangi bir şeye bakarız derse, o kesin olumlu bi bakarızdır. Sonu kesin beni mutlu eder. Ama annem bakarız derse, genellikle bakmaz, sonu onu mutlu eder, -ki olumsuzdur mutlaka. Küçükkende öyleydi. Ya da arkadaşlarım falan da öyle. Herkesin bakarızı farklı. Biraz yanardönerli bir kelime bu. Herkese göre farklı. O yüzden onu da sevmiyorum. Bana sadece bakarızı babam söylesin.

Belki : Leş kelime. Ara kelime, kurtarıcı sanılan ama hiçbir zaman kurtarmayan kelime... tamamsa tamamdır, değilse değildir ya evet ya hayır bu kadar kesindir! Ortası yok bunun. Neden net olamıyoruz ki?

Hayır : olumsuzluk! Sev-mi-yor-ummm!!!! – biliyorum belki ve hayır birbirlerine çok benziyorlar ama belki duyacağıma hayırı duymayı tercih ediyorum en azından net ve kesin biliyorsun ki hayır... :)

Keşke : keşke öyle yapmasaydım, keşke böyle olmasaydı, keşke demeseydim, keşke gitseydim vs. vs. vs.  oldu işte, şimdi napıcan ona bak! Niye bunu diyorsun ki? o zaman bir şeyi yapmadan evvel biraz daha düşün, keşke demeyiver! 


Ama: hep bahane, hep kendini savunma. Ne ama? Ne? Ama şöyleydi, ama şuraya gitmem gerekiyordu, ama aradım, ama duymadın, ama istemiyorum. Ama ama ama. Deme bana ama!

Bu böyle olmaz : peki ya nasıl olur ya? Göster bakalım? Sen daha mı iyi biliyodun? O zaman bu zamana kadar nerdeydin? Bu olmaz, bu yapılmaz, böyle mi olur... Kurallarla yaşayan binlerce insanla dolu etrafımız. Her şeyin, her zaman bal gibi, istersen olabildiğini ya da olabileceğini gösteren, gösterebilen herkesi seviyorum ben.

Evet diyelim, olur diyelim, Ne yapsak? Nasıl yapsak? diyelim... ne güzel laflar onlar...
Demeyelim bu çirkin kelimeleri, kullanmayalım. Olmaz mı?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Tek yön bileti...

Hayatta en çok yapmak istediğim şeylerden biri, günün birinde yanımda beni sıkmayacak herhangi biri ile havaalanına gidip, elimizde sadece pasaportlarımız ve cebimizdekilerle uçağa binip gitmek; nereye gittiğini bilmeden..


Biraz fazla özgür olmak bu, ama çok da istediğim bir şey.


Özgürlüğüme düşkünüm, ama fazla korkağım.. 
Her ne kadar ben çok cesurum desem de ya da kendimi öyle göstermeye çalışsam da çok şeyden korkarım ben. yalnızlıktan, hastalıktan, sevdiklerimi kaybetmekten, yolumu kaybetmekten vs..

Bilinmeyeni sevmem, ama çok cezp eder beni.

Acaba bu yüzden midir, bilinmeyenleri bilme istediğim, görmediğim bilmediğim yerlere tek yön biletiyle gitmek istemem? 

Gittiğimiz yerden aldığımız diğer tek yön biletiyle başka bilinmeyen ülkeye yolculuk etmek..


Düşünün bir ya. 
Buradan biniyorsunuz uçağa, hoop hiç bilmediğiniz bir ülkeye, oradan atlıyorsunuz bir tekneye, yine bilmediğiniz başka bir yere, ayağınızı toprağa bastınız an sizi bir araba karşılıyor yine bilinmeyene, oradan yine uçak yolculuğu, belki sonra tren, yine tekne, yine araba, gemi, uçak, vs. vs. vs..


Sizce de rüya gibi değil mi?


Sürekli bir yerlere, yeni yerlere.


Keşke her günüm böyle ilerlese, evimize sadece mola için uğrasak.
Gezsek, gezsek, gezsek.. hep gezsek, bilmediğimiz yerleri keşfetsek, görsek her yeri, bilsek tüm dünyayı. 

Ne kadar harika değil mi?


Siz de ister miydiniz? 

Tek yöne biletiyle, buradan gitmek nereye gittiğini bilmeden, otel rezervasyonu yapmadan, kendini garantiye almadan sadece cebindekiyle..
Ben isterdim hem de çok isterdim. 

Sadece ülkeyi görmediğim yeri görmek değil, insanlarıyla tanışmak, kültürlerini öğrenmek.


Ahh işte benim hayalim. 
Ha gerçek olur mu bilmem -ki gerçek olma ihtimali yok gibi bir şey. 
Ama hayat bu, yarının ne getireceğini kimse bilemez, değil mi?

2 Ocak 2011 Pazar

Özlediklerim..

Benim mi çok fazla özlediğim şey varmış, yoksa olması gereken mi bu diye düşünürken, baya baya uzun bir liste çıktı... İstesem çok daha uzun da olabilirdi, fakat bir yerde dur demek, nokta koymak gerek.. İşte benim özlediklerimin listesi... Peki siz neleri özlüyorsunuz????

*Servis kaçırmamak için evden koşarak çıkıp nefes nefese kaldığım günleri

*Midem bulanıyor öğretmenim, ateşim çıktı öğretmenim mazaretleri ile revir kağıdı alıp derslerden kaçabildiğim hatta eve gelebildiğim günleri

*Nöbetçi öğrenci olup, derse girmemeyi

*Ayrı sınıfta olan kankiciklerle tenefüs aralarında buluşmayı

*Korkmaz pastanesinin sıcacık poğaçalarını

*Fatihlerle yakalamaç oynamayı, Gökhanla kavgalarımızı, mahalledeki tüm erkek çocuklarıyla tıpkı erkek gibi maç yapmayı

*Hasan eniştemden Ömer Hayyamı dinlemeyi

*Bira içemediğim ama içmek için çıldırdığım günleri

*Henüz 18 olmuşken anneden gizli gidilen taksim gecelerini

*Ortaokuldan mezun olurken gömleğime imza attırmayı..

*İzmitte kayıkla gezmeyi

*Fosforlu pembe bikinimi

*Tatilyayı

*Büyükbabama şımarabilmeyi, gece onun yanında uyumayı, onunla kol kola gezmeyi

*Sabırsızlıkla yaz tatillerini bekleyip  izmit’e koşmayı

*Bisikletle turlamayı

*Su ve kartopu savaşlarımızı

*Aslı ile çamurdan pastalar yapmayı

*Barbie bebek oynamayı, onlara giysiler dikmeyi

*Sabahın 6 sında havuza gitmek için Pervinle buluşmayı 

*Denize balıklama atlamayı, bombalama atlamayı ve denizin içinde takla atmaya çalışmayı ama atamamayı

*Ankesörlü telefondan telefon açmayı

* Dünya Gençlik Merkezinden rengarenk kalemler defterler almayı

*Kızlarla aynı evin içinde sabaha kadar hiç durmadan sohbet etmeyi…

*Telefonla yaptığımız işletmelerimizi

*Paha biçilemez 10’lu yaşlarımı, çocukluğumu

*18.yaş doğum günlerinin hayatta en önemli gün olduğunu sanmamı ve bunun için sürprizler yapılmasını

* Eşofman giyip, eşofmanı da Tımberland’ın içine sokup gezmeyi, hatta kahve rengi Barbour’ımı. Ne de çirkin kokusu vardı :)

*Pazar günleri ailecek gezmeyi

*17. yaşımı

*Babamla akmerkeze gidip saatlerce oyuncaklara binmeyi

* Tetris günlerini, Gameboy'da SuperMario ile sabahladığım günleri, Play Station da Crash oynamayı

*Gelen modem sesinden internete bağlanabildiğimi duymayı, ve biri telefonu açtığında internetin kesilmesinden sonraki kavgaları

*Mesaj geldi mi? Ne dedi? Sen ne dedin? O ne dedi? Sohbetlerini arkadaşlarımla yapmayı,
*Sulugöz sakız çiğnemeyi

* Snoopy izlemeyi ve evin içinde yastıkla gezmeyi, birgün Richie Rich olmayı hayal etmeyi ve babamdan onun gibi bir ev istemeyi, birgün hayatın Jetgillerde'ki gibi olacağından emin olmamı... Yıllarca annemden beni Susam Sokağı'na götürmesini istememi

* Yonca Evcimik'in Bandıra Bandıra Ye Beni ve Bu Sabah 8.15 Vapurunda günlerini

*Kokulu defterler biriktirdiğim günlerimi

*Tüm ailenin eksiksiz bana doğum günü hediyesi almasını ve o günün bayram gibi kutlanmasını

*Hayatın oyuncak ayılar, topladığım stickerlar ve satın aldığım mug’lardan ibaret olduğu günleri

*Blue Jeans, Hey Girl biriktirmeyi

*Gülten Dayıoğlu okumayı

*Özlediklerimi yazmayı… 

31 Aralık 2010 Cuma

h.g 2011

Daha dün gibi hatırlıyorum, 2009 biterken yazdıklarımı.
Ya da 1 ocak 2010’u falan.

Üzerinden tam 1 yıl geçmiş, koca 1 yıl geçmiş, hem de hiç anlayamadan.
Tamam geçen yıl içinde aynı şeyleri söylemiştim. doğru. ama bu yıl bildiğin hızlı geçti. n'olduğunu anlayamadan, daha dün gibi herşey. o derece hızlı.

-Hem çok çirkin hem de çok güzel bir yıldı bu yıl.
Hem yeni heyecanlar, hem de hiç bilmediğim duygular kattı bana.
Sevinçten de üzüntüden de ağlattı beni bolca. Zaten sulu gözlüyüm, iyice ağlak bir kız oldum bu yıl.
-İyice büyüttü beni, 20 li yaşlara iyice alıştırdı, sevdirdi.
Hatta bir de +3 eklendi.
23 oldum 23. Bayyaa büyüdüm ben.
-Çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için kocaman bir adım attı bu yıl.
O yüzden 2010 biraz daha özel. Geçen yıl çalışmalarına başladığımız comenius projemiz kabul edildi, fonlandı. Koordinatörüm (öhöm, öhöm)
yaniiii haziranda İSPANYA.
Öncesinde şubatta Macaristan falan.
O yüzden kocaman bir teşekkür 2010’a.
Ha bu arada, İspanya ya gidince mutlaka Barcelonalı futbolcular ziyaret edilecek.
Yoksa olmaz, hayal yarım kalır :)
-Hayatımda hiç gitmediğim kadar doktora gittim bu yıl, hem de hastaneleri hiç sevmezken.
İlaçlarla baya haşır neşir oldum o yüzden. Artık hasta olmiiyim, lütfennn!!!
-Çok çok üşüdüm ben bu yıl, hala da üşüyorum.
-Eskinin eskide kaldığını ve eskiden artık ne kadar uğraşırsan uğraş,  yeni olamayacağını öğretti bir de güzel yıl. Ve bana sevdirdi bu fikri.
-Çok güzel bir yaz geçirdim bu yıl, bir kaç saat içinde verilen ani tatil planları. Yanımda çok çok sevdiğim 5 tatlı bayanla. Gezdik eğlendik..
-Gökhan ve Ümit’i evlendirdik bir de bu yaz. Rüya gibi 2 düğün.. evet 2 kuzenimi de başka kızlara kaptırdım bu yıl!
Heheh, böyle de kıskancım, napiim.
-Yazmaktan hiç sıkılmadım, tam gaz devam. Hiçbir şeye vakit bulamamaktan sürekli yakınırken, yazmak için hep vakit bulabildim ben.
-Çok komik bir şekilde şampiyon olamadı bu yıl fb. ben formamla kala kaldım ortada. şampiyonluk diye yola çıkarken, gece yarısı bile olmadan eve dönmece.
-Büyükbabamı çok özledim ben, babanemide.
-Annemi, babamı çok fazla seviyorum. onlar için ölebirim.
-İnsanları mutlu etmek çok daha güzel bu yıl. karşılık beklemeden. Sevmek, birileri için bir şeyler yapmak.
Birini az da olsa gülümsetebilmek.
ya da birinin gülümsemesinin sebebinin sen olduğunu bilmek falan.
-güzel bir sosyal sorumluluk projesine adım attım bu yıl birde, ha devamı da gelecek.
-İtalyancaya merak sardım, öğrenicem.
Ama İspanyolcayı da öğrenmek istiyorum.

"2011’e dair hiçbir isteğim yok, beklentim de yok. Ne yaşanması gerekiyorsa o olsun." demiycem bu kez.

2011'den çok şey bekliyorum. beklentilerim tavan.

Birsürü güzellik olsun istiyorum. Biri gelsin ve her şeyi düzeltsin, yeni hevesler yenilikler getirsin bana.
Çok şaşırtsın bu yıl beni.
Çok çok gülümsetsin, çok mutlu etsin.

Bolca gülelim, mutlu olalım hepimiz..

Seviyorum ben sizi, herkesi. 
Herkese mutlu mutlu seneler şimdiden..

27 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle işte

Ben bu yılın güzel mi yoksa kötü mü geçtiğini anlayamadım. Kararsızım. Özellikle şu son 1 haftam oldukça berbat. Mutsuzum. Sıkılıyorum. Üzülüyorum. Özlüyorum. Ve bunların hepsi sebepsiz.
İstemediğim ortamlarda bulundum şu 1 haftada, üzülmeyi hiç hak etmediğim insanlar tarafından üzüldüm, yanlış anlaşıldım. Ya da bende üzdüm. Çirkin konuşmaların hatta birazda yüksek seslerin bulunduğu bir karmaşanın tam ortası bırakıldım. Hem de nasıl özlemişken.
Hiç olmadığı kadar ağlamak geldi içimden. Çok çaresiz hissettim kendimi, nedenini hiç bilmezken.
Birde üzerine bir sürü hastalık ekleniverdi. Bağışıklığım bu kadar kuvvetliyken, ben o kadar hiç hasta olmazken, duygularımın karmaşıklığı, üzüntülerim, mutsuzluklarım bağışıklık sistemini de çökertiverdi. Evet o da darma duman. En ufak şeyden hasta olabiliyorum şimdi. Şuan bunu yazarken de oldukça hastayım mesela, lahana gibi kat katım. Üşüyorum, hemde çok.
Bu yazıyı neden yazdım? Onu da bilmiyorum. Öyle işte, içimden geldi diyelim.
Şimdi uyuycam biraz. Farkındayım saat henüz çok erken, ama dedim ya; hastayım ben.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Tiyatro boğaziçi..


Onları izleme fırsatı bulabildiğim için ciddi şanslıyım ben. Ya da Burak arkadaşım olduğu için falan. Sanırım ilk 2007 de izleme fırsatı bulmuştum onları, hayran kalmıştım hepsine. “Tiyatro Boğaziçi”



Geçen yıl her ne kadar istesem de hiç fırsatım olmadı gidip izlemeye.

Ama bu yıl acısını çıkardım. “ Moliere Efendi” ve “Selam Sana Shakspeare” iki oyunu da izledim. Tek kelimeyle muhteşemler.

En büyük tutkularımdandır zaten tiyatro. Bayılırım kendimi oyunun içine sokmaya, bende onlarla sahnedeymişim gibi hayal etmeye, o atmosfere dahil etmeye, o karakterlere bürünmeye.. Sanırım tiyatronun büyüsü de bu.

Ee bi de sahnedeki arkadaşın olunca izlemek ayrı bi güzel tabi. Gurur duyuyor insan, hoşuna gidiyor, mutlu oluyor. 



Moliere’i ilk Boğaziçinde izlemiştim, Shakspeare’i de Afife Jale de sanırım. Moliere bizim okulda da oynadı sonra, 2. kez sıkılmadan izledim. Hatta 3.’yü bile izleyebilirim. Abartı değil, o kadar iyiler. Çok çok iyiler.



Azıcık oyunlardan da bahsedeyim.

2 oyununda temposu muhteşem bir kere, gözünü kırpmadan izliyorsun, güldürücü, düşündürücü ve çok sürükleyici.. Oyuncuların enerjisi hiç bitmiyor, mest oluyorsun onları izlerken. Hayran gözlerle bakıyorsun hepsine. Aralarındaki iletişimde muhteşem, hiçbir kopukluk yok. İnanılmaz uyumlu hepsi. Ve zaman zaman bizlerin gözlerinin içine bakarak konuşmaları da çok etkileyiciydi doğrusu. En azından ben çok etkilendim.



Biz okuldaki oyun sonunda tatlı oyuncularla da tanıştık, hepsi birbirinden güzel, ve iyi niyetli insanlar. Gözlerinin içi gülüyor hepsinin. Ben çok sevdim onları, sanki hepsi çok uzun yıllardır tanıdığım insanlar gibi, çok samimiler, çok doğallar. Çok ben gibiler, biz gibiler. Ama bi gerçek var ki; hepsi bizden çok çok yetenekliler. Haklarını yememek lazım.



Lafın kısası herkesin mutlaka izlemesi gereken oyunlar “ Moliere Efendi” ve “Selam Sana Shakspeare” ve hatta Tiyatro Boğaziçinin tüm oyunlarını izlemeli herkes, takip etmeli. Bilmeli herkes bu yetenekleri, tanışmalı mutlaka.



Ciddi anlamda çok yetenekli olanlar var aralarında ve bu yetenekler kaybolup gitmemeli. Etrafta başarıyı o kadar hak etmeyen insanlar alkışlanırken, bu kadar hak edenler gümbürtüye gitmemeli. Bir şekilde fark edilmeli. 


 Oyunların detayına çok fazla girmek istemiyorum, belki bu yazıyı okuyan birkaç kişi merak eder ve izlemek ister. -ki böyle birşey olursa ben çok mutlu olurum. o yüzden sürpriz olsun. Ama olurda merak edip izleyen olursa, hem bu zamana kadar izlememiş olduğu için kendine kızacak, hemde bana onun bu güzel oyunlarla tanışmasında bir parça da olsa katkım olduğu için teşekkür edecek. biliyorum :) 

Sadece 1 video buldum oyunla ilgili,buradan bakabilirsiniz.



Bunlarda tatlı oyuncularımız, büyük yeteneklerimiz. 






19 Kasım 2010 Cuma

R.

Bazen de bütün fizik kurallarına rağmen yerçekimine karşı gelip uçabilmek, birine derinden duyduğun sarılma hissiyle başedebilmekten daha kolaydır... 


ne kadar güzel bir söz değil mi?

17 Kasım 2010 Çarşamba

arabada aşk başkadır.

uzun boylu erkek; canımsın.

marilyn monroe


jack daniels

istiyorumm!!

Ben bundan istiyorumm!! bu küvet, benim gibi sabah yataktan çıktığında değil de sadece duş aldığında uyanabilen biri için çok ideal. değil mi? baksanıza ama ne kadar da şirin.


Hayır hiç kıskanmadım! (yersen)

16 Kasım 2010 Salı

Kırmızı..

şimdi olsaydı güzel olabilirdi.

çok tatlısınız

Bu kadar tatlı çocuklarım olabilmesi için nasıl bi adam bulup evlenmeliyim acaba? :)









14 Kasım 2010 Pazar

Aslı

Kim ne derse desin, sende benim için çok önemlisin, çok değerlisin. Sen öteki aybikemsin. herşeyimi bilen, her şeyini bildiğimsin. Evet bazen kızdığım ama asla küs kalamadığımsın, hep çağırdığım, yanında hiç sıkılmadığım, ne olursa olsun hep yanımda olacak kişisin sen, 17 yıl önce çamurdan pasta yaptığım, saçmalamaların dibine vurduğumuz, sevimsiz lisemi çekilir kılan, her şeyi ilk duyan, turuncu örtümüzün sahibi :) ve hayatımın geri kalan resminde hep en yakınımda dolaşansın sen. eskiden diye başlayan tüm cümlelerimin en özel kelimesisin, bundan 30 yıl sonra bile ismini en çok telafuz edeceğim kişilerdensin. gözlerim kapalı sırtımı dayayabileceğim, koşulsuz güvenebileceğim öteki bensin sen.

evet ben hep senın yanında olucam, yine küsücem, yine kızıcam, yine pembe pijamalarımı giyip markete bensiz gitmenizi sağlıycam. Böylede üşeneceğim ben :)

Başını ağırtana kadar konuşucam, aybikem yeter diyene kadar en sevdiğim şarkıları dinleticem, sanat ödevimi yine sana yaptırıcam, sevdiğim her şeyi seninde sevmeni bekliycem, her ne kadar bencillik olsada! :) diil ama, neyse ;)

başını çevirdiğin her yerde olucam ben, gölgen gibi, biliyosun evlenince o evde benimde odam olucak! olucak yani, net.

kısacası çok uzun bi süre daha yanındayım, yanıbaşındayım. sen istesende, istemesende. yine sana anlatacak bi çok saçmalıklarım olacak, yine birilerine aşık olup sana koşacağım, yine herşeyi sana anlatacağım ve yine sen hep beni dinleyeceksin.

anla işte kızım ya, senin bensiz bir hayatın olamaz. sen elmanın öteki yarısısın. birileri bizi yiyene kadar beraberiz ;) unutma bunu. öperim. ;)

7 Kasım 2010 Pazar

sen olmadan

Şimdi biraz daha netleşiyor herşey;
22 yıl olmuş; 22 yıldır buradaymışım meğersem.
Minnacık bir nohut tanesi kadarken düşmüşüm anne karnına, 9 ay sabredip sonra güven yumağı kollara. Derken bebeklik, çocukluk takip etmiş. Zaman geçmiş ergen olmuşum, genç kız olmuşum, aşık olmuşum! Ya da olduğumu sanmışım. Büyümüşüm. Sen olmadan çok eğlenmişim halbuki. 22 yıllık yaşam serüvenimin içinde  nefesimi kesen kısacık 1 anmışsın belkide sadece.


Doğduğun günü bilmiyorum, yanında değildim. tarih çok net fakat
İlk adımların, anne deyişin, ilk maça gidişin, ilk kavgan..  çoğu ilkinde yanında değildim.
İlk öptüğün kız ben değilim, ilk elini tuttuğun ya da ilk ‘seni seviyorum’ dediğin.
Seni ilk aldatan da değilim, ilk terk eden de; son da olmayacağım, biliyorsun.
İlk kez benimle yemeğe çıkmadın, ilk kez benim yanımda uyumadın, saçımı ilk okşayan da değilsin, benim için ilk ağlayanda.. son da olmayacaksın; biliyorum.
Hayatıma ilk giren değilsin, sen her ne kadar son olmak istesende.. bunu zaman gösterecek..
Hayatımın en zor gününde sen yoktun; atlattım
En mutlu günümde sen yoktun; sevindim
Kararsızlıklarımda yoktun; tercihimi yapabildim

En ihtiyacım olduğumda yoktun? Neredeydin? Neden gelmedin?

Evet 12 ekimde de yoktun. Doğum günümde sensiz geçti, çok da güzel geçti. Büyüdüm ben artık, büyüdüm. Alıştım sensizliğe, kimsesizliğe, kendime yetmeye, yetebilmeye..
Ve şimdi seni istemiyorum; o kadar da yerin yokmuş sanırım bende; benimde sende..
22 yıl önce yoktun, şimdi de olamayabilirsin. Çok alıştırmadan kendine, daha üzmeden beni, kırmadan kalplerimizi git artık.