31 Ekim 2010 Pazar

Pembe dünya, yok öyle birşey..

Düşünün şimdi. 2 katlı beyaz ahşap bir ev,  pembe panjurları olan bahçesinde rengarenk çiçekler, çeşit çeşit meyve ağaçları bulunan. içinde hep güzel insanların hep mutlu insanların yaşadığı. dert yok, üzüntü yok, ölüm yok, sıkıntı yok, tartışma yok, hatta internet bile yok. ne kadar gerçeklikten uzak oldu değil mi? ancak Türk filmlerinde rastlarız bu yaşantılara. gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan. asla gerçek olamayacak kadar yalan olan.
kimin yaşantısı böyle ki? hepimizin var mutlaka sıkıntıları; işle alakalı, aşkla alakalı, maddiyat, hastalık, ölüm, ailevi sorunlar vs. vs.. uzayıp gider böyle.

O yüzden inanmayın o pembe masallara, adı üzerinde 'masal'. hani çocukken annelerimizin bizi uyutmak için okudukları masallar. dinlerken uykuya daldığımız, kahramanların uçabildikleri, hayvanların konuşabildikleri, bir öpücüğe pamuk prensesin uyanabildiği türden masallar. keşke gerçek olabilse dediğimiz fakat bunun hiçbir türlü olabilitesinin olamayacağı sadece çocukluk yani saflık dönemimizde inandığımız cinsten olabilecek türler.

Düşünsene şimdi benim köpeğim benimle konuşacak, fareler kuşlar beni baloya yollamak için seferber olacak, balkabağından arabalar, atlardan şovalyeler yapılacak. jetgillerdeki gibi küçücük bir çanta tüm elektronik eşyalara dönüşecek. uçağım cebimde olacak, bir el şıklatışa arabam olacak. Richie rich kadar zengin olucam, tam öldüm derken yakışıklı prens gelip beni uyandıracak ve gözlerimi açıcam. tom&jerry gibi arkadaşlarım olacak.. haha komik di mi? aslında ne süper olur, düşünsene bi. off müthiş.

neyse canım, bayya saçmaladım. sonuca gelelim; pembe bir dünyada yaşamıyoruz, çoğumuzun pembe panjurlu bir evi dahi yok. gerçekler gözümüze gözümüze sokuluyor. istediğimiz herşey istemediğimiz zamanlarda istemediğimiz şekillerde çıkıyor karşımıza vs. vs.

mesela ben;  şimdi azcık ders çalışmam gerekiyo. bak bu da bi gerçek. pofff!

ps. bu yazıyı bi ara düzelticem, baya sallamasyon oldu. farkındayım.

28 Ekim 2010 Perşembe

Neden?

küçüklükten beri böyleyim; daima bir şeyler soran. hep soran hiçbir zaman sus/a/mayan. Ve bazı şeylere hiç cevap bulamıyorum, hep soruyorum neden? neden? neden?

Neden en lazım olacağı zaman telefon bozulur (bkz. şuan ben!)
Neden illaki acil mail atmam gerektiğinde mutlaka int. olmaz?
Tv. de mükemmel bir film varken neden elektrikler kesilir? ve sonrasında neden banyo yapamam?
Neden hiçbir şey en başındaki gibi güzel olmaz?
Neden ölüm var, ya da bunu kabul edersek neden bu kadar koşuşturma?
İnsan kaderini kendi çizermiş! (yalan) peki neden sevdiklerim ebediyen benimle değil? nerde çizdiğim kader?
Neden çok acil bir işim olduğunda hep trafiğe yakalanıyorum?
Neden istediğim herhangi birşey o an benim olamıyor?
Neden hep erken kalkmak zorundayım?
Neden güzel olan herşey hemen bitiveriyor?
Neden hep yaz değil?
Neden herkes eşit şartlara sahip değil?
Neden bu sorulara hiç cevap bulamıyorum?

24 Ekim 2010 Pazar

Böyle işte!

Değişik bir yerde yaşıyoruz biz.

hem sonuna kadar bizim, hemde hiç bizim olmayan. Binlerce insanın uğrunda kan döküp savaşarak bu ülkeyi kurduğu ama canı isteyenin tek başına satabildiği, sattığı.

Kimsenin kimseye saygısının olmadığı
600 lira ile insanların geçinmesini beklediğimiz, bırakın çocuğuna oyuncak almayı evine çoğu kez ekmek alamayan babaların yanı sıra bazı çocuklara! gemiler alıyor babaları. işte şanslı kesim diyorum ya.

Pizzacılar daha hızlı hizmet veriyor mesela ambulanslardan, çok daha çabuk geliyorlar. 
dedim ya değişik yer burası.

İstediğini söyleyemezsin,  düşünürsün ama söyleyemezsin. Söylersen abuk bahaneler bulur kapatıverirler bir yerlere. hani güçlüler ya.

herkes kendini büyük adam sanır buralarda, ama bilemezler en önemlisinin insan olmak gerektiğini, sadece insan.

Kaba kuvveti, laf kalabalığını maharifet sanarlar birde, susmanın büyüklüğüne erişememişlerdir ki, kızmamak gerekir o yüzden.

Atatürk'ü de anlamaz bunlar, onun gibi düşünemezler ki; kapasite meselesi.
Bilmezler onun bu ülke için yaptıklarını, bizim onu neden bu kadar çok sevdiğimizi. Bir çok şey için sonsuza dek ona minnettar olduğumuzu. Onun nasıl bir Kahraman olduğunu, Adam olduğunu, her şeyden önce İnsan olduğunu..

O yüzden adam diyebileceğimiz kişi sayısı azdır, çok az.

Bizler ileri dedikçe, onlar geri çekmeye çalışırlar bizi. zihniyet farklıdır.
çok tuhaf yer değil mi?
kim haklı kim haksız belli değildir çoğu kez. işlerine nasıl geliyorsa öyle davranırlar.

normal, olması gereken, hatta çok önceden olması gereken şeyleri henüz  yapıp anormal tepkiler vermemizi beklerler bir de, nasıl bir saçmalıktır belli değil.

ve hiçbir şey olmaz bunlara, gerçekten öyle, hiçbir şey olmaz.
maalesef olmaz.
nasıl bir bünyeyse artık!

İtalya

Evet şimdi de burayı görmek istiyorum, İtalya.. Ne kadar güzel değil mi? Merak ettiğim her yeri görebilsem keşke, yok ama kafama koydum; görücem burayı.



17 Ekim 2010 Pazar

yanlış zaman doğru insan, ya da doğru insan ama yanlış zaman..

çok klişe bi laf vardır; doğru zaman doğru insan. nası yalan belli değil. hiç görmedim ben, bi insanda yani doğru diye nitelendirebileceğim bir insanda o doğru zamanda karşımda belirsin. yok öyle bişi, net. yok!. ya yanlış zamanda doğru insan çıkıveriyor karşımıza -ki onu da zamanın yanlışlığına karıştırıp kaybediyoruz bir şekilde ya da doğru zaman dediğimiz an yanlış olan kişiler giriyor hayatımıza ve doğru olan her şeyi yanlışa çeviriyor büs bütün. mutlaka bir yerlerde bir yanlışlar oluyor. doğrular yanlışlar karışıveriyor birbirine. doğru-yanlış da bana göre soyut bir kavram ya, kime doğru neye yanlış? ya da sadece bende mi böyle oluyor, onu da bilemedim. doğru diye kabul ettiğim zamanlarda yanlışlar çevreliyor sanki hayatımı, herşey yanlış giderken de doğru olanı bile seçemiyorum sanki. sadece arkasından bakabiliyorum. hani gittikten, iş işten geçtikten sonra derler ya, işte o misal. doğru olduğunu biliyorum ama yanlışlarımdan kurtulup yanına gidemiyorum ya da yanlış olduğunu bilsem bile o an hayatımdaki tek doğru o olsun istiyorum ya da o olduğuna inandırılıyorum!  ya da ben baya baya inanmak istiyorum ve inanıp sonrasında üzülüyorum. evet doğru olan bu. hemde doğru zamanda doğru olan!

10 Ekim 2010 Pazar

12ekim

günüme saatler kala ayrı bir heyecanlıyım.. evet bu ay benim ayım, bu hafta benim haftam. 12 ekime tapıyorum, doğduğum güne hayranım, doğum günüme bayılıyorum.

tipik bi teraziyim aslında, her ne kadar denge burcu olsada dengesizin başı oluyorum bazen. kabul. huysuzluklarım, şımarıklıklarım, kararsızlığımdan tutunda her şeyin en iyisini istememe kadar gider bu böyle. burcumun özelliklerini taşıyorum. zor değilim aslında, kendimi iyi biliyorum tanıyorum.
oldum olası bayılırım doğum günü kutlamalarıma, sevinçten ağlayarak biter her doğum günümün gecesi.. sevdiklerimin, ailemin, dostlarımın yanımda olduğu sayısız doğum günü geçirdim. hiç bitmeyen mumlar üfledim, sayısız pastalar kesip, en güzel dilekleri diledim etrafımdaki o mükemmel insanlarla..

en güzel diye ayıramıyorum hiçbir doğum günümü. hepsi çok özeldi, hepsi çok ayrıydı. ama geçen yıl mesela, çok çok çok güzeldi, sanırım azcık farkla geçen yıl biraz daha özeldi. sebebini söylemiycem, yazmıycam ama o gece özeldi, çok güzeldi. en güzel 12 ekimlerden biriydi. daha güzelini yaşayacağımı varsayarak en güzeli demiyorum, daha güzeli de olucak, biliyorum. ama yine de çok çok güzeldi. bir teşekkürde geçen yıl 12 ekimi böyle özel kılanlara gelsin o zaman..

tam 23 oldum şimdi, iyice alıştım sanırım 20 li yaşlara.. ya da alışmak zorunda mı kaldım? neyse kurcalamayalım çok fazla. henüz yaşımı saklayacak kadar büyümedim ben, hala küçüğüm! (yersen).

hep derim; 23. yaşımın çok güzel geçeceğine dair yoğun hislerim var, ve buna inancım oldukça fazla. yaşayıp görücez bakalım. bu kızın 6. hissi ne kadar kuvvetliymiş.

10.10.10 bugün. günüm yine muhteşem geçecek, sayısız mum üfleyip, en sevdiklerimle yine gecenin son ışıklarına kadar eğleneceğim, sayısız pasta kesip, milyonlarca dilek dileyeceğim. etrafım sevgi çemberiyle donatılacak, güven yumağı içinde en güvendiğim kucaklarda sevinçten ağlayarak bitireceğim günümü.. en tatlı yanakları öpüp, en sevdiklerim gün boyu benimle olacak.  eskisi kadar sık olmasada doğum günüm hatrına sınırsız şımarma hakkı yine bende olacak :)
gün benim günüm 12 ekim en sevdiklerimle benim olacak. günüm şimdiden kutlu olsun.

4 Ekim 2010 Pazartesi

28.09-03.10

beni tanıyanlar bilir, bu anı ne kadar uzun zamandır bekliyordum. nasıl heyecanlıydım, nasıl hevesli, nasıl merak içerisindeydim. salı gecesi ilk misafirlerimiz geldi, birbirinden tatlı 4 ispanyol. çarşamba günüde diğerleri 4 macaristandan 6 da polonyadan geldiler. 14 kişilik sevimli grup + sam ve ben. beraber geçidiğimiz 5 gün içinde birbirimizi o kadar sevdik, o kadar alıştık ki.. o kadar bizden biri oldular ki.. tüm istanbulu gezdik, tabiri caizse istanbulun altını üstüne getirdik. çılgınlar gibi gezdik, deli gibi eğlendik.. sabah erkenden uyanıp, gece yarılarına kadar geçen 5 mükemmel gün. hepsine çok alıştık, çok çok sevdik.. şimdi sırada macaristan var, şubat sonu. ardından haziranda İspanya ve kasım da da polonya.
o tarihleri iple çekiyorum. zaman su gibi aksın, hemen ama hemen o tarihler gelsin. yine görüşelim, yine gezelim, yine yine yine eğlenelim. evet ben şimdiden çok fazla özledim onları, çok alıştım onlara. çok fazla sevdim, güvendim. aramızda değişik bir bağ oluştu hepsiyle. hepsi o kadar içten, o kadar şeker, o kadar tatlı ki.. küçük bir itiraf; ben en çok ispanyolları sevdim. hepsini çok sevdim ama onlar bir ayrı nedense.

bir an önce yeniden görüşeceğimiz tarih gelsin, bir an önce yanlarına gideyim. haa bu arada ben şimdi şu pasaport işimle bi uğraşmalıyım. ayrıca bişi daha var; o pasaport fotoğrafları nasıl bir iğrençliktir sorma. leş!

26 Eylül 2010 Pazar

19 Eylül 2010 Pazar

geliyorlar.

evett geliyorlar. sonunda geliyorlar. hani şu projemiz vardı ya; comenius. sonunda ilk proje toplantısı için Türkiye'ye geliyorlar. 28.09 salı günü 11 de Atatürk hava alanından karşılamaya gidicez onları. 4 ispanyol, 6 polonyalı 4 de macaristandan geliyor. acayip heyecanlıyım, onlara rehberlik yapmak için tanışmak için sabırsızlanıyorum, artık ayın 28'i olsun ama!! onlarda en az benim kadar heyecanlı, hepsi istanbulu gezmek için sabırsızlanıyor, heyecanlanıyor. 5 gün falan bizimleler. belki 2 tanesini falan bizim evde misafir edebilirim. çok net olmamakla birlikte var öyle bi planım :) önce bi gelsinler, sonra bakıcaz bişiler. her neyse, geldiklerinde her şeyi tüm detayıyla anlatıcam zaten. fotoğraflar falan.

birisi

biri vardır; sizi hiç üzmeyen, koşulsuz seven, güvenen, yapma dediğin hiçbir şeyi yapmayan, kendinden önce seni düşünen, seni senden daha çok seven, önemseyen, yanında olamadığı zamanlarda kendini suçlu hisseden, seni mutlu edebilmek için yapabildiği hatta yapamadığı şeyleri bile yapmaya çalışan, senin için değişen ama seni olduğu gibi kabul eden, değiştirmeyen. bildiği her şeyi sana öğreten, seni büyüten, canım diyen, canın olan, en önceliği olduğun, tüm hayallerinde senin de olduğun, sensiz bir hayat düşünemeyen, ne yaparsan yap kızmayan, %100 haksız olduğunda bile sırf seni kaybetmemek için tarafsızlığını kaybetmeyen, olayları hep tatlıya bağlayan, dünyanın en iyi insanı, meleği.. kısaca her şey olan. her şeyin olan. sen ve o artık tek kişi olan. işte o, 'o'.

15 Eylül 2010 Çarşamba

aslında, ama. yok yok.

aslında çok uzun zamandır yazmak istediğim bir şeydi bu. hep aklımda olan ama bir türlü yazma cesaretini kendimde bulamadığım. ama yinede en yazılası.. belki de hakkında yazılmayı en çok hak eden. şimdi tüm cesaretimle yazıyorum, sanırım şuan hazırım buna. ve eğer şimdi yazamazsam bir daha asla yazamam, biliyorum. kişi ya da obje değil bu. bir yer de değil, ya da bir olay. tamamıyla benim ruh halim, hissettiklerim, özlediklerim, hatırladıklarım, hiç unutmadıklarım ya da unutamadıklarım. görmek istediğim ama bir türlü göremediğim, özlediğim ama dokunamadığım, istediğim ama benim olamayanım. çok sevdiğim ama söyleyemediğim, sahip olduğum ama kaybettiğim. bıraktığım ama hep yanı başımda olmasını istediğim, üzdüğüm ama üzmeyi hiç istemediğim.. ya da terkettiğim ama onsuz olmayı hiç istemediğim.. yazmayı çok istediğim ama kelimelere sığdıramadığım. türkçemin yetersiz kaldığı bildiğim tüm kelimelerin anlamsızlaştığı, gördüğüm her şeyden daha güzel ve anlatamadığım kadar hatta hiçbir zaman anlatamayacağım özel 'o'. (yok, hayır kişi değil bu)

bazen böyle hissediyor insan. kötü oluyor. bir de hepsi üst üste gelirse, çok fena. net, kötü. yinede anlatamıyorum. anlatabilirim ama kendimi tutuyorum şuan. yapmadığım bir şey bu, yapamadığım. hissettiğim her şeyi hemen söylerim. içimde tutamam asla. ama şuan kişiliğimle ters düşüyorum. onuda şaşırtıyorum, farkındayım. ama susacağım. anlatamayacağım daha fazla. yazamayacağım. evet gurur duydum kendimle. hayran kaldım kendime. ve susuyorum. belki sonra, ama şimdi değil. hiç değil.

12 Eylül 2010 Pazar

kupaya 1 kala. türkiye, türkiye, türkiye..


Kim ne derse desin, basketbol futboldan çok daha keyifli. ben mest oluyorum izlerken, kendimden geçiyorum. Basketbolda son saniyeye hatta son saliseye kadar kazandık diyemezsiniz. kazanan son salise dolmadan belli değildir çoğu zaman. şaşırtır sizi, ağlatır, tüylerin diken diken olur izlerken, adrenalin miktarın artar, hop oturur hop kalkarsın hatta çoğu kez yerinde duramazsın, kalbin duracakmış gibi gelir, nefesin kesilir. her saniye saatler kadar önem taşır basketbolda. o sahada bende olsaydım diye delirirsin, yenince sevinçten ağlarsın.. heyecanın kralını yaşatır sana, her saniyenin önemini dank ettirir kafana. basketbol yaşam biçimidir, alıştın mı bırakamazsın, çok fena alışkanlık yapar. mutlaka seversin, taparsın hatta. değişiktir, tarifi zor, eşi benzeri yoktur. yoksa siz bu duyguları futbolda yaşayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? yok öyle bişiy, kandırmayın hiç kendinizi.

biraz önce 12 dev adamımızla gurur duyduk, o kadar zor olan bir şeyi başardılar ki. tarihte bir ilk bu. oynadığımız diğer maçları baz alırsak çokta olağanüstü oynamadık ama kazanan bizdi. önemli olanda bu zaten. tam maç bitiyor derken 4.05 saniye kala yeniliyorken Kerem Tunçeri'den o muhteşem basket geldi. 0.5 saliseye galip girdik ama Semih Erden'in o bloğunu unutmak ne mümkün. büyüksünüz. finaldeyiz yaa finaldee. daha ötesi var mı? finalin adı Türkiye. Şimdi yarın gece ABD yi yenicez. evet yenicez. o kupa bize gelicek, bizim olucak. hani diyorlar ya; Bu Türkler çok oluyorlar. işte biz asıl yarın gece çok olucaz. evet başarı bizde alışkanlık yaptı. 12 dev adamımıza güveniyoruz, her koşulda arkalarındayız. yarın gece o kupayla sarhoş olucaz, kendimizden geçicez, sabaha kadar zaferimizi kutluycaz.  iyi ki var -lar, iyi ki var -lar.. seviyoruz sizi tatlı dev adamlar..

*Ben basketbol oynadığım günleri çok özledim, onlar sahadayken o kadar kıskanıyorum ki onları. ahh eski günler.
*"Cenk Akyol" evet çok yakışıklı :)
*Basketbol kesinlikle futboldan daha keyifli
*12 dev adam sizinle gurur duyuyoruz.
*Biz o kupayı alıcaz, net

9 Eylül 2010 Perşembe

p. s. i love you




ben bu filme bayılıyorum. evet en son dün akşam izledim, kaçıncı izleyişim hatırlamıyorum ama her izlediğimde ağlayabilme gibi bir özelliğim var benim. Gerard Butler zaten bana göre tüm zamanların en yakışıklı adamı. oyunculuğunada laf yok. sonuç itibariyle muhteşem bir aşk filmi.

ps. evet hepimiz böyle bir aşk yaşayalım, ama sonsuz olsun.. hep yanımda olsun.

12 Dev Adam

öyle işte

bazen hak edene hak ettiğinden çok daha az değer veriyoruz ya da hiç hak etmeyeni çok daha önemsiyoruz. bu hiç adil değil aslında. farkındayım bazen bunu bende yapıyorum. yakın bir zamanda yine oldu. üzülmeyi hiç hak etmeyen hatta dünyanın en iyi insanlarından biri diyebileceğim birini üzdüm. ve onu üzdüğüm için bende çok üzüldüm. ve öyle bir şey ki o bu yaptığım karşısında yine kızmadı, o benim üzülmemi istemediği için benim onu üzdüğüm gibi üzmedi beni. belki bana kızsa ya da kızgınlığını üzüntüsünü dile getirmiş olsa bende bu kadar kötü hissetmezdim ama ağzından beni kıracak tek bir kelime dahi çıkmadı. o kadar olgun ki.. o kadar iyi ki..

senden çok özür dilerim. seni üzmeyi hiç istemedim ben. barıştık, değil mi?

8 Eylül 2010 Çarşamba

objektifimden..



Benim objektifimden Tarkan..


      









07.09.10 tarkan




28.08-07.09

aslında hiçbir sanatçıya hayranlık durumum yoktur, sempatik gelir bazıları.. ama oldum olası konserleri severim. eğlencedir benim için, rahatlıktır, gizlenen türlü duyguların en rahat biçimde ortaya çıkış biçimidir, keyftir, sesin kısılana dek şarkı söylemektir, ayaklarının altı ağırıncaya kadar tepinmektir, özgürce dans edebilmek, kendini serbest bırakabilmektir. benim en büyük eğlencelerimdendir. beni tanıyan tanır, bilen bilir; kenan doğulu konserlerini nasıl kaçırmam. her yaz nasıl kuruçeşmede yerimi alırım :) bu sene biraz değişik oldu. babamla beraber tarkanın konserine gitmeye niyetlendik, önce baya isteksizdim. bana göre gereksizdi tarkan konseri, lüzum yoktu. ama babam bayyaa kararıydı ve akabinde bilet olayını halletti geldi. sonra ne mi oldu? konser günü hatta konsere saatler kala gelmekten vazgeçti sevgili babacım! bizde nec, mer ve ben üç kız çıktık yola, doğru harbiye açık hava tiyatrosunaa.. 21.45 de çıkması gereken sevgili sanatçımız 22.10 gibi nihayet belirdi sahnede. ben baya suratsızım tabi o dakikalar 'nerde bu adam, neden yok vs.' diye söyleniyorum. 'acımıycak' adlı benim taptığım şarkıyla başlıyor konser ve ben adeta mest oluyorum, suratsız aybikemden eser kalmıyor haliyle. deli gibi oynayıp boğazımız acıyana kadar şarkılara eşlik ediyoruz. yeni albüm 10 numara, zaten eski  şarkılarına diyecek birşey bulamıyorum. istemeyerek geldiğim konser hayatımın en güzel gecelerinden biri oluyor o sırada. bu konser 28.08 konseri. tadından yenilmiyor tarkan, ahh!! o kadar harika. ardından öğreniyoruz ki; 07.09 da bir konser daha. ne olduğunu anlamadığımız bir şekilde akşamki konserin biletleri avcumda beliriyor :) hazırlanıp yine yola koyulmaca. evet ben her konser sonrası tarkana aşık olma yolunda ilerliyorum. kim ne derse desin adam star. tartışmasız star. o sahnede devleşiyor adeta. 5000 kapasitelik mekan 6500 kişi ile 8 gün full çekiyor. bu çok büyük bir başarı aslında. alkışlar tarkan'ımıza..

bi kere adamın sahnesi olağanüstü, oraya çok yakışıyor. duruşu, bakışı, konuşmaları, hali, tavrı.. benden tam not alıyor, net yani.

sonra ben hayatımda hem bu kadar kıvrak ve seksi dans edebilen ama aynı zamanda erkeksi tavırlarıyla insanı kendine hayran bıraktıran bir başka insan türüne rastlamadım. adam çokk seksi.. dans etmek bir erkeğe ancak bu kadar yakışabilir.

o dans ederken, insan kendini sahneye atıp ona sarılmak hatta öpmek istiyor. evet ben konser boyunca bu fikirle dolaştım :) itiraf.

insanlarla iletişimi çok iyi, konser boyunca gerek bakışı gerek poz verişi ya da size öpücük atıp göz kırpmasıyla sizi kendinize önemli hissettiriyor ve oradan mutlu ayrılıyorsunuz. hani bana dün gece öpücük attı yaa, o yüzden yani :)

ayrıca tam bir ana kuzusu :) çok tatlıydı anne-oğul arasındaki diyaloglar

sonuç olarak; adam türkiyenin tartışmasız starı, üzerine kimseyi tanımam. hakkında kim ne derse desin, kulaklarım tıkalı, ben onu seviyorum. ayrıca çoook yakışıklıda :)

necc, aslı ve benim içinde tarkan'ın da olduğu çok güzel planlarımız var aslında ama sanırım buraya yazmam pek doğru olmaz.

bu arada seneye tekrar yerimizi alıcaz konserlerde ve her ne olursa olsun o adamı öpücem. kafaya koydum bunu :) beni bilirsiniz dediğimi yaparım. yapıcam bunu, ahhh o seksi adamı 1 kez bile olsa öpücemmm..

sanırım seneye yaza görüşmek üzere..

3 Eylül 2010 Cuma

eylül..

eylül gelmis hoş gelmiş.. yine sonbahar gelmiş; eylül ekimin habercisiymiş.. ekimde aybikem'in d. günüymüş :)

fazlaca sıcak geçen yazın ardından üşümeyi özlemişiz sanki! çok değil, az. bana kalsa 12 ay yaz olabilir, hiç şikayet etmem deee... birazcık fazla sıcak oldu sanki. o yüzden eylülün gelişi güzel oldu. geceleri battaniyesiz uyuyamıyorum artık, ya da bahçede hırkasız. sahil soğuk esiyor, uzun bişiler şart. ellerim zaten yaz-kış soğuk benim, ona alıştım artık. bir çiftte üşüyen ayak eklendi tabi. yumuşacık terlikler mutlaka ayaklarda.

o zaman tekrar hoş geldin eylül.. iyi ki geldin..

ps. ellerim ve ayaklarım şuan buzz gibii. hatta burnum bile.
      ama üzerimde hırkam varr, gerçekten varr..

28 Ağustos 2010 Cumartesi