21 Temmuz 2010 Çarşamba

eylül akşamı

bülent ortaçgil ve teoman 'eylül akşamı'nı söylesin, ben sabah kadar dinliyim. nasıl güzel bir şarkıdır bu..
http://fizy.com/#s/1ahvmm
Eylül Akşamı


hiçbir neden yokken, 
ya da biz bilmezken tepemiz atmış 
ve konuşmuşuzdur... 
onca neden varken 
ve tam sırası gelmişken 
hiçbirşey yapmamış 
ve susmuşuzdur... 
aynı anda aynı sessiz geceye doğru 
içim sıkılıyor demişizdir 
aynı sabaha uyanırken 
kimbilir 
aynı düşü görmüşüzdür 
olamaz mı? 
olabilir. 

onca yıl sen burada 
onca yıl ben burada 
yollarımız hiç kesişmemiş 
şu eylül akşamı dışında 

belki benim kağıt param, 
bir şekilde, döne dolaşa 
senin cebine girmiştir 
belki aynı posta kutusuna, 
değişik zamanlarda da olsa, 
birkaç mektup atmışızdır 
ayın karpuz dilimi gibi 
batışını izlemişizdir deniz kıyısında 
aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede 
belki de birkaç gün arayla 
olamaz mı? 
olabilir. 

onca yıl sen burada 
onca yıl ben burada 
yollarımız hiç kesişmemiş 
şu eylül akşamı dışında. 

bostancı dolmuş kuyruğunda 
sen başta ben en sonda 
öylece beklemişizdir... 
sabah 7:30 vapuruna 
sen koşa koşa yetişirken, 
ben yürüdüğümden kaçırmışımdır 
aynı anda başka insanlara, 
seni seviyorum demişizdir.... 
mutlak güven duygusuyla, 
başımızı başka omuzlara dayamışızdır 
olamaz mı? 
olabilir. 

onca yıl sen burada 
onca yıl ben burada 
yollarımız hiç kesişmemiş 
şu eylül akşamı dışında

12 Temmuz 2010 Pazartesi

ve ve veeee şampiyonnnnnnn


demiştim demeyi hiç sevmem de ben bunu demiştim yahu. başından bu yana neler dediler; yok ispanya son 8 e çıkamazmış, yok almanya yı asla yenemez (!) miş, hollanda mahvedermiş, öyleymiş, böyleymiş..





eee n'oldu?
kupayı kim kaldırdı?
İSPANYA

pazar günü kuzenimin nikah telaşıyla başladı gün, ardından nikah yemeği derken maçı izleyemeyeceğimiz dank etti kafamıza. allahtan maç uzatmalara gitti de son 30 dakikayı izleyebildim. ciddi anlamda güzel oynadı ispanya, kazanmayı kafasına koymuştu, belli. hop oturup hop kalktık, heyecanlandık, ah dedik bu gol kaçar mı dedik, bari bunu kaçırmayın dedik de hiç ümitsizliğe kapılmadık ( çokkkk heyecanlandık ama kaybetmeyeceğimizden de emindik yani) sonunda beklenen gol 2. uzatma devresinde İniesta' dan geldi.  o an golden çok casillas'a gitti benim gözlerim. nasıl duygulandı, ağladı öyle. kıyamam ya, bir erkeğe ağlamak bu kadar mı yakışır? o kupa o kadar önemliydi yani onlar için, o kadar istiyorlardı. takım olarak, hepsi.


neyse sonrası malum, çok geçmeden hakem maçı bitirdi ve gerçek anlamda kupa sahibini buldu. hepinize helal olsun. dünyanın en büyüğüsünüz. çok hakettiniz, dilediğinizce tadını çıkarmak hakkınız. bende bayyyyyyyyyyyaaaaaaaaa sevindim tabi. çok sevindim hatta, çokk mutlu oldum.  

sonuç ortada;
Kupa İSPANYA da.

küçük notlar; 
*hollanda yıda seviyorum ama, kupa bence ispanya ya çok daha yakıştı
*vuvuzella sesini çok özlüycem
*tahminlerimin tutuşu ve istediğim takımın kupayı kaldırması ayrıca güzel tabi
*kupayı tüm takım haketti tabi de casillas ayrı yaaaaaa
*ahtapot paul u nasıl unuturuz, hayvancağız bildi her şeyi 
*ömer üründül var birde
*'waka waka eh ehh' seni de çok sevdik
*gözler en çok türkiye yi aradı ama

8 Temmuz 2010 Perşembe

İspanya

"futbol, 22 kişinin bir topun peşinden koştuğu ve sonunda Almanlar'ın kazandığı bir oyundur." 


hahaha n'olduu Almanya ya :):)   uf mu oldu? 

bazen şu 6. hissim beni korkutmuyor değil. başından bu yana diyorum ispanya final oynuycak ve kupayı alıcak. dün akşam gözlerimiz futbola doydu, sahada nefes aldırmadık almanlara. kimse ihtimal vermiyordu ispanyaya almanya karşısında ama ben buna çok inanıyordum. ee gördükte, hakkaten bayyaaa iyi oynadılar. güzel bir maçtı, hatta uzun zaman sonra ilk kez bir maçtan bu kadar keyif aldım. şimdi merakla pazar gününü bekliyoruz. hollandayı da seviyorum ama favorim kesinlikle ispanya. hadi bakalım şu portakalları da yenelim ve gururla kaldıralım kupamızı. inanmayanlara inat gösterelim herkese. yenersek ben bayyaaaa bi mutlu olucam falan.

hadi İspanya, çok azcık kaldı
çok güveniyorum ben size
yenicez biz, net
yenicez.

2 Temmuz 2010 Cuma

falan filan



bazen olağanlığı olağansızdır bilirsin, ama sen bu olağansızlığı olağan kılmayı kafaya takmışsındır, buna inanmak da dahil. işte öyle birşey birazcık.


bana göre olağan ama herkese göre asla; tıpkı şu geminin gökyüzünde gidemeyeceği gibi  :(

1 Temmuz 2010 Perşembe

Waka waka eh ehh

Gerekli gereksiz her şeye blog yazan biri olarak dünya kupasıyla ilgili kısacık bir yazı bile yazmasam ayıp olurdu. Aslında biraz üzüntülü başladı bizim için, gözlerimiz ne kadar da olmasa Türkiye yi aradı . 2002 yılı geldi mesela aklıma; o yazı muhteşem kılan, sevinçten ağlatan bizleri gururlandıran kırmızı beyaz formaları çok aradı gözlerimiz ama, neyse. Aklıma geldi şimdi o yaz; çok güzeldi çokkk; dünya 3. lüğümüz , tüm maçları takip edişimiz, sonrasında formalarımızla sokaklara dökülüp haklı gururumuzu doyasıya yaşayışımız, sevinç göz yaşlarımız, maçla yatıp maçla kalkışımız, futbol aşkımız, tüm veletlerin ümit davala kesimi saçları, ilhan mansız ı izlemeye doyamayışımız, üzerine yazılan marşlar, cadde turlarımız, taksimde maç izlemelerimiz, havaalanından futbolcuları karşılamaya gidişimiz  falan. ya da Euro 2008 avrupa şampiyonası yarı finalisti türkiye falan. Bir teşekkürde tekrar futbolcularımız ve teknik direktörümüze gelsin.. hatırlayalım bir kez daha

Bu yıl kupadan çok vuvuzela konuşuldu. Adını bile yeni duyduğumuz arı vızıltısı çalgıcık! Çalgı demek ne kadar doğru olur, o da bir konu ya her neyse. Hiçbir maçı kaçırmayan ben ve benim gibi futbolseverler  için önceleri kabustu şu vuvuzele, kulaklarımızda vızıltılarla. http://fizy.com/#s/1jq5i5 ama şimdi düşünüyorum da eğer o ses olmazsa şuan tribünlerde tuhaf hissederiz, net. Sevmesek dahi alıştık bu arı vızıltılarına. Bu çalgıyı icat eden için bir dönüm noktası olsu dünya kupası, hiç şüphesiz. İcad eden eminim bu kadar konuşulacağını falan tahmin edemezdi.

Sonra bir de waka waka eh ehh var. allahım o nası güzel bir şarkıdır. İnsanın içini kıpır kıpır eden,  şarkıya mutlaka eşlik etme gereği uyandıran hatta klipteki abuk hareketleri yapma isteği uyandıran falan. (bkz. ben)

Sonuç olarak güzel oldu, gözümüz futbola doydu, şaşırttı, heyecanlandırdı, üzerine tahminler yürüttürdü, üzdü, sevindirdi, ah dedirtti; keşke bende o tribünde olsaydım bende orda olsaydım dedirtti.

Seviyorum maç izlemeyi, gerçekten seviyorum, stattaki bereberliği, coşkuyu, tribün olayını, orda olmayı neredeyse her şeyden çok istedim bir ara. Ahhhh!!

Şimdi azcıkta kimi desteklediğimden bahsedeyim. İtalyanlara karşı inanılmaz bir sempatim var, her ne kadar ispanyollar favorim olsada, ama elendiler. İspanyollar favorim, evet. Nedeni aslında azcıkta bu yıl onlarla çok içli dışlı olamız (comenius projesi falan) sevdik biz onları ve o yüzden kupayı almalarını çok istiyorum ve inanıyorum, ciddi inanıyorum. anlam veremediğim bir şekilde yakınlık duyuyorum onlara, kupayı alırlarsa fena sevinicem hani, o derece. Sonra messili arjantini izlemek inanılmaz keyif verdi, taptık adama; insan değil ya da o insansa bizdekiler değil falan. değişik bir şeyler. izlemeye doyamıyorsun derler ya hani, işte bu messi için söylenecek en olası şey.  Sambacıları aynı şekilde ya da Almanları.. iyi oynuyor almanlar, akıllı adamlar neticede, takdir ettim vallahi. bir söz vardır ya maça türkler gibi başlayıp almanlar gibi bitirmek. ne kadar doğru aslında.

Gözlerimiz futbola doydu, keyfine vardık, çoğu bitti azı kaldı şimdi, merakla beklemekteyiz; kupayı kaldıracak şanslı takımı ve kaptanı.

Sona çok yaklaştık son 8 deyiz hatta. Bakalım ne olacak.
Uruguay -Gana yı yener
Hollanda -Brezilya maçında bence sürpriz olur, portakallar yapcak bişiler
Almanya -Arjantin maçı kesin Almanların, her ne kadar messi de olsa
Paraguay-İspanya maçı zaten İspanya nın

İçimden bir ses finali İspanya-Hollanda oynuycak ve kupayı da İspanya kaldırcak diyor ama, hadi bakalım artık.

Tahminler üzeri futbol dolu yazımı çokk güzel bir şarkıyla tamamlıyorum.

Waka waka ehh ehhh

30 Haziran 2010 Çarşamba

ab comenius

şimdi 19.02 de yazdığım blog yazıma geri döndüm de gerçekten değmiş yaptıklarımıza, emeklerimize.
evet ya evet o gün; projemiz onaylanmışşşşşşşşşş :):):):) 
sabah bu haberi aldığımda sevinçten ağladım, o denli mutluyum. içim kıpır kıpır, sevinçten ölebilirdim falan.
aslına bakılırsa çokk önceden hazılandık biz bu işe. ta ekim 2009 da falan başladık çalışmalara, ülkelerle kontak kurma çalışmaları, gece atılan mailler, telefon trafikleri, her cumartesi sabahtan akşama kadar hatta gece yarılarına kadar bostancıda yapılan toplantılar, zaman zaman yükselen sesler, yorgunluklar, uykusuzluklar, inanmayanlara karşı dik durmalar, daima yeni ve en yaratıcı fikir bulma çalışmaları, 6 ülke koordinatörleriyle iyi ilişkiler kurabilme, gelen saçma mailler karşısında sinirlenmeme, gelen abuk sabuk telefonlarla muhattap olmak zorunda kalışımız.. o kadar uzatabilirim ki bu listeyi. ama en önemlisi bizim bu işi gerçekten yapacak olmayı çok isteyişimiz ve buna çok fazla inanışımız. hep söylerim; eğer bir şeyi çok istiyorsan ve onun için gerçekten çabalıyorsan mutlaka olur, kesin olur. 
biz başardık; yorulduk, zorlandık ama başardık.
acemiydik, ilk kez denedik -ki bir de koordinatör ülkeyiz hani ortak falan da değil (öhöm öhöm).
şimdi bunun mutluluğunu yaşıyoruz, hayran hayran bakılan gözler beraberinde.
asıl iş şimdi başlıyor ama biz bunu da hallederiz.
eylül başı gibi ankaraya gitmem gerek, projenin koordinatörüyüm ya :) ahaha
toplantı, sözleşme ıvır-zıvır. ardından eylül sonu macaristan, aralık ingiltere.. devamı da gelecek zaten.. her neyse bugün muhteşem bir gün, olağanüstü falan hatta. 

hadi bakalım hayırlı olsun projemiz, emeği geçen herkese çok teşekkür eder koordinatör olarak yazımı noktalamayı bir borç bilir ve susarım, hatta giderim :)

kelebek

İstanbul'u bugünlerde kelebekler bastı, herhangi bir şeyin normalden fazla ortalıkta olması huzursuz edici birşey bence.. bir anda mı türediler yoksa altında hayra alamet nedenlerin olmayışından ötürü müdür bu denli çoklukları bilmemekle beraber, baya saltanat sürüyorlar kendileri İstanbul da.





Evde okulda yolda bahçede dışarıda..
önümde arkamda sağımda solumda
kafamı çevirdiğim her yerdeler şu sıralar.

umarım hayırdır, tabiat ananın dengeleriyle oynamamışız dır da gayet olağandır olağansızlıkla karşıladığımız bu durum.  hadi bakalım, hayırlısı.

hoş geldiniz yine de,  iyi ki geldiniz.
1 günlük ömrünüzü doyasıya yaşayın, rengarenk kanatlarınızla uçuşarak, mis çiçeklere konarak..

ps. bazen çok özeniyorum size, söylemeden geçemeyeceğim.



22 Haziran 2010 Salı

sen

en sevdiğim kelime "sen". telafuz etmeyi de yazmayı da çok seviyorum.

"sen" en çok sevdiğim.
"sen" en çok söylediğim.
"sen" hep ol, iyi ol.

kızdığım, sevdiğim, özlediğim, istediğim, dediğim, öteki ben...
herşey sen aslında. olmuyor yahu sensiz.

düşünsene bi;

kızıyorum, suçlusu kim? sen
özlüyorum, kimi? seni
aşık oldum, kime? sana
yanında olmak istiyorum, kimin? senin
istiyorum, kimi? seni
iyi kim? sen
kötü kim? sen
hep sen, herşey sen

tüm sorularımın, sorunlarımın, yanıtlarımın karşılığısın sen.

sen, sen, sen..
sen, iyi ki varsın sen.

14 Haziran 2010 Pazartesi

14.06.84/10

Bundan tam 26 yıl önce 14.06.84 de başlamış bu güzel evlilik öyküsü.
Masal tadında, mutlulukla, huzurla, sevgiyle..
Çok istemişler beni, gerçekten istemişler. 3 yıl sonra nihayet doğabilmişim, böylesi güzel bir ailenin bir ferdi olarak. 5 yıl tek çocuk saltanatını yaşayabilmişim, sonra o velet eklenmiş birden. İyi ki de gelmiş..
Şanslıyım, şanslıyız; çünkü mükemmel bir ailemiz var. Bizi çok seven, bizim çok sevdiğimiz, bizim için her şeyi yapabilecek kadar fedakar, daima bizim için çabalayan, sevmeyi-sevilmeyi öğreten, bizi hayata hazırlayan ve bizi her ne olursa olsun koşulsuz seven..

Sabah erkenden bahçeyi çiçeklerle donatmış babacım. Sabahın 7sinde, annem için, onu mutlu etmek için. Ne kadar güzel aslında. 26 yıl geçmiş olsa bile sevdiğin kişinin mutluluğu için çabalayabilmek, onun için heyecanlanmak, ona sürpriz yapmak.. ve ne kadar hoş ki; birinin bunları senin için yapıyor olması. yıllar geçse dahi o adamın sadece seni mutlu etmek için çabalamaları.
Bu gün babama bir kez daha aşık oldum, hayran kaldım, taptım hatta.

Sabahın 7sinde tüm bahçeyi çiçeklerle donatıp anneme sürpriz yaptın ya babacım; çok romantiksinn :)) daha nice mutlu yıllara, iyi ki varsınız :)

böyle de romantik bir adamdır benim babam. duygusaldır, hemde çok.

Bu gün onların günü. Mutluluklarının 26. yılı. 22 yıldır bende tanıklık ediyorum bu tatlı çifte.
Daha nice çok çok mutlu yıllar geçirmemiz dileğiyle...

Gününüz kutlu olsun..

13 Haziran 2010 Pazar

bunları seviyorum

-Uyumayı
-Çok konuşmayı
-Gezmeyi
-Köpekleri, pengueni
-Kenan doğuluyu
-Çikolatayı
-Holden’ı
-Bilgisayarımı
-Taksimi
-Kahverengi cüzdanımı
-Kendimi
-Denizi, plajı, güneş kremimi, parmak arası terliğimi
-Melekli kolyemi
-Yazmayı
-İnsanları çıldırtmayı (ama bazennn)
-Çocuk yanımı
-Kuruçeşmeyi
-Bahçede kahvaltı yapmayı
-Alarmımı gece 3.30 a kurup uyanmayı, sonra tekrar mis uykuma dalıp alarmımla dalga geçip  6.30 da kalkacak olmamı
-Sabah erkenden duş almayı
-Oje kokusunu
-Eriği tuza banıp yemeyi
-Çileği, kirazı
-Kartopu savaşı yapmayı
-Babama şımarmayı
-Kuruçeşmeyi, konserlerimi
-Hayal kurmayı
-Çirkin sesimle bağıra bağıra şarkı söylemeyi
-Huysuzluğumu
-Sinem ve nurdanın dalga geçtiği ses tonumu
-Arabayla geri geri gidemeyişimi
-Alışveriş yapmayı
-Üşengeçliğimi
-Küçüklüğümü
-Tembellik yapmayı
-Yağmurda yürümeyi
-Odamı
-Vapurla gezmeyi
-Fal baktırmayı
-Aniden verilen kararları
-Son dakika olaylarını
-İçmeyi, sonrasındaki saçmalamalarımı
-Kendimle dalga geçebilmemi
-Önceleri pek beceremesemde tenis oynayabilmeyi (ama öğrendim)
-Gecenin bi yarısı tenis oynamayı (misal 4.30)
-Playstation oynamayı
-Telefonumun hiç susmayışını
-Odamın hiç boş kalmayışını
-Turuncu örtüyü
-Doğum günlerimi
-Bana yapılan tüm sürprizleri
-Atları
-Arkadaşlarımı
-Tavla oynamayı
-Arada bi mutfakta bişiler becerebilmeyi
-Sevilmeyi, sevmeyi
-Efes pilseni, kaya peker'i
-fb yi
-Gülümsemeyi
-Bunları okuduğun için seni :)
-İnsanları mutlu etmeyi
-Birine güvenebilmeyi
-Yolculuk yapmayı
-7 ve 23 sayılarını
-Tatile gidip ertesi gün evimi özledim diye söylenmelerimi
-Cadılıklarımı
-İnatçılığımı
-Herkesin anlattığı beter velet halimi (pek bi cadıymışım)
-Sulu gözlülüğümü
-Yaz'ı
-Michael scofield'ı
-Kız kulesini
-Dizilerimi
-Oviti, ovitteki herkesi, kamp akşamlarını, köpük oyunlarını, su savaşlarını, kamp ateşini, anlatılan esrarengiz korku hikayeleri
-Hamile birinin karnına dokunmayı
-Dövmesi olan erkekleri (ama güzel olcak, ona göre )
-Karnım ağırdığında majezik içmeyi ve hemen geçmesini
-Telefonumu
-Değişik yerler keşfetmeyi
-Mini cooper'ı
-Sarıyeri
-Dondurmayı









zaman

Zamanla kocaman büyük bir kavga içerisindeyim. hiçbir şeye zaman bulamıyorum. yapmam gereken o kadar şey varken ben yerimde sayıyorum ve sonrasında zamansızlıktan şikayet ediyorum. bir yerlerde yanlışlar var, çok belli. ama bazen öyle an olur ya; kendine bile itiraf edemezsin tüm bu yanlışları. düzeltmeye çalışırsın, olmaz. denersin, olmaz. yakınındaki anlamaz, uzaktaki anlamaz, zaman durmaz.. ne yapacağını bilmeden başka yanlışlara sürüklenirsin belkide. zamanı geri almak istersin, ya da tüm bunları düzeltmek için + saatlere ihtiyaç duyarsın, hemde bunun olamayacağını bile bile.

eskiden akıp geçsin dediğin zaman, şimdi dondurmak istediğindir. önemsemediklerin en önemli, umursamadığın herşey en önceliğindir.
zamanla değişirsin sende; isteklerin, önceliklerin, beklentilerin..
düşünürsün ben ne yapıyorum diye. sorular sorarsın kendi kendine. hayatını gözden geçirirsin de istediğin gibi olmaz bazen, yanlışlar vardır mutlaka bir yerlerde. yolunda gitmeyen bir takım aksaklıklar olmuştur, ya da olacaktır mutlaka; şimdi ya da ileride.

Ama şimdi?
Peki ya şimdi?

şuan her şey yolunda mı? hayır
olacak mı, düzelecek mi? bilmiyorum
önemli mi? hemde çok

kötü hislerin yok olması gerekiyor içimden. sihirli bir değneğe ihtiyacım var belkide. evet evet, bir peri gelip sihirli değneğini dokundurması gerekiyor bana ve ertesi gün uyandığımda her şeyin yoluna girmiş olması falan. böyle bir şeyin olması tabi ki söz konusu değilde, benimki de laf işte.

yapacağın çok şeyin olup zamanının az olması fena. zamansızlık kötü. belkide önceleri bol kepçeden harcadığım zamanların şimdi ceremesini çekiyorumdur. o kadar zamanın içinde yapacak hiçbir şeye zaman bulamamak! uzun bir maraton bu, yolun sonu gözükmüyor ama hızlı koşarsam yetişebilirim. eğer zamanlamalarım daha düzgün olabilseydi hayata tur bile bindirebilirdim (!) hatta. amaaa gel gör ki zamanlama kötü. olsun şimdi her şeyi yoluna koymak için tam 'zaman' ı. önümdeki onca zamanı doğru değerlendirebilmem için tam zamanı. 

zamanın içinde zamansız kalmamak için zamanlama yapmanın en mantıklı ve en iyi zamanı.

şimdi koşma zamanı. 

kendime not



ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür...



belki, eline en yakışan takı benim elim.


Bir yerden bir yere giderken uğranılacak bir şehir değildi. O oradaydı; varlığından kaçmayı imkansız kılacak kadar yakında ve birlikte var olunamayacak kadar uzaktaydı..

Bir zamanlar en çok istediklerim, şimdilerde olmayışından öturü Tanri ya şükür ile el actklarım oldular. Ve ben bu gün anlıyorum ki her olmayanın akabinde daha güzel bir şey süresinin dolup sırasının gelmesini bekler... Bana düşense hoş geldin demek yalnızca !

Yapabildiğimiz herşeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık. 

Düş kurmak değil, bir düşe sahip olmamak budalalıktır. 

Başkası düştü mü, "çürük tahtaya basmasaydı" deriz. Kendimiz düşünce, bastığımız tahtanın çürük çıkmasından şikayet ederiz.

Rüzgarın yönünü tayin edemeyiz ama geminin yönün değiştirebiliriz. 

insan bir şeyi, çok ciddi olarak arzu etmeye görsün, hiçbir şeyi erişilmeyecek kadar yüksekte değildir. 

bazen yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, güneş kucağındadır, bilemezsin.
bir çocuk gözlerine bakar arkan dönüktür, ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. 
koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. uçar gider, koşsan da tutamazsın.

Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz, ya da çare sizsiniz

Uçurtmalar rüzgar kuvvetiyle değil, bu kuvvete karşı uçtukları için yükselir.

Bir insanın yaşaması gereken her şeyi yaşa, dene!

Hızlı hızlı çıkmalısın o merdivenlerden!

Bundan yirmi yıl sonra yaptıkların değil yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla halatları çöz. Güvenli limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet.

Küçük kapılardan girmeye çalışanlar, eğilmeye mecbur olurlar.

Hayatta en büyük eğlence başkasının yapamazsın dediğini yapmaktır


İyilik onun özünde var!

12 Haziran 2010 Cumartesi

hımm, hangisini seçsem?

senaryom bitti ya şimdi, yeni bir uğraş lazım bana. yeni bir heyecan, yeni bir hareket, yeni bir mutluluk lazım. kendimi zorlamam lazım, sıkılmamam lazım. şimdi de kitap yazma fikri girdi birden aklıma. iki düşünce arasında kaldım şuan. ya küçük küçük öykülerden toplama bir kitap olacak ya da aklımdaki bir karakteri anlatıcam. henüz karar verememekle beraber ana karakter hazır aslında ama, kararsızım hangi türde olacağı konusunda. haziran sonuna kadar netleştiririm muhtemelen. sonrasında da yazmaya başlarım. yapabilir miyim bilemiyorum, ama deneyeceğim. yazamazsam da çok dert değil hani. ama bence kesin yaparım (!) :)

bu gün 'en' günüm

günlerdir uykuya hasret oluşumdan ve gece de sabaha karşı uyuyabilişimden kaynaklıdır ki pek bi suratsız kalktım yataktan. hem de çalan telefondan ötürü. ısrarla çalıyor, ısrarla açmıyorum. yok ama karşı taraftaki kafasına koymuş bir kere; beni uyandıracak. gayet sinirli bir şekilde telefonu açıyorum ama karşı tarafın 'aybikem' deyişinden sonra istem dışı gülümsemeye başladım. Alkandı arayan Alkannnnnnnnnnnnnnn. Allahımm nasıl özlemişim onu. suratsızlığım yerini birden muhteşem bir tebessüme bırakıyor bu sırada. Annem şaşkınlıkla suratıma bakıyor; ben sevinçten adeta yerimde duramıyorum. 1 saat sonra Alkan ve Özgür bize geliyor. bahçede sıcacık güneşle beraber mis gibi bir kahvaltı yapıyoruz. tam 1 yıldır görmemişim Alkanı. özlemim öyle böyle değil. kahvaltımızın sonuna doğru Damla da katılıyor aramıza. yolda başına gelen komik talihsizlikten ötürü biraz rötarlı gelebiliyor ama olsun sonunda yanımıza. konuşacak çok şey birikmiş. neler neler. alakalı alakasız her şeyden bahsediyoruz. özlemişiz yahu. söz veriyoruz bir daha arayı asla bu kadar açmamaya. necoya da kızgınız tabi azcık, gelmedi çünkü. bunu ayrıca konuşcaz zaten, öyle kestirip atamazsınız hanımefendi.

insanın uzun bir süre yediğin içtiğin ayrı gitmeyen, sabahtan akşama beraber olduğun insanlarla çeşitli nedenlerden dolayı görüşememesi üzücü oluyor. hele ki bunlar çok sevdiğin kişiler olursa. o dengeyi iyi kurmak gerekiyor, herkese vakit ayırabilmek falan. bunu bu gün bir kez daha anladım. ve bu dengeyi tutturacağım, tutturacağız. bol bol eskilerden konuştuk, eskiyi özledik. ovid i özledik. tenis oynamayı, sabahın 7sinde bahçede kahvaltı yapmayı özledik, saçmalıklarımızı, birlik beraberliğimizi özledik. zaten insan yeter ki özlemek istesin. her şeyi özlüyebiliyor o zaman. bizzat kendimden biliyorum. bir şeyleri hatırlamak bile özlemektir aslında.

uzun zaman sonra geçirdiğim en güzel cumartesi sabahıydı, en güzel kahvaltı, en tatlı sohbet, en özlediklerimdi, en sevdiklerimdi yanımda. bu gün benim 'en' günüm. en uykusuz, en suratsız ve en isteksiz açtığım telefonumun en mutlu, en huzurlu ve en heyecanlı kapanışıyla son bulan.

en çok da Alkan'a teşekkür ediyorum.

bora bora


şuan olmak istediğim tek yer. 'bora bora adası' ahh. huzur yahu burası, şimdi orada olsam başka ne isterim ki? bir de yanında sevgilinde olursa tamam işte. asla geriye falan dönme. hayatımın sonuna kadar orada yaşayabilirim, net.






      

the and

uzun zamandır beklemekteydim; sabırsızlıkla, heyecanla, mutlulukla, korkuyla, acaba ile dolu bir sürü soru eşliğinde..

ama hepsi bitti, geçti, gitti.
rahatlamışlığın vermiş olduğu tarifsiz bir his var şuan içimde.

mutluyum; bitti
heyecanlıyım; asıl şimdi başlıyor
şaşkınım; yapacağımı düşünmemiştim
korkmuyorum; çünkü başardım

evet daha da merak ettirmeyeceğim; bittii. senaryom bitti. daha öncede bahsetmiştim zaten, kısacık da olsa söylemiştim. ve şuan son noktaya geldim, hatta noktayı koydum. çocukluk hayalimdi bu benim; bir sinema filmi yazmak. ve başardım. iyi ya da kötü. güzel ya da çirkin. beğenilir ya da beğenilmez (!) -ki gerçekten güzel oldu. insanın hayalini kurduğunda bile gözlerinin içinin parladığı bir olayın gerçeklik kazanması inanılmaz hoş. hatta hoş kelimesinin yetersiz kalacağı kadar görkemli, ışıltılı, mükemmel..
bundan sonrası ne olur çok net değil. ama benim için önemli olan bunu başarmaktı ve ben bunu yaptım. kendimi çok mutlu ettim. şimdi merak falan da ediyorsunuz tabi ama onun da bir sırası var. tanıdığım en tembel ve üşengeç insanlardan biri olan 'ben' en kısa zamanda buraya yazacağım. söz veriyorum, yazacağım.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Hotel california

http://fizy.com/#s/102yxe  dinletin, mutlaka.



Hotel California şarkısını duymayan, bilmeyen var mı? Hakkında yazı yazılmayı belki de en çok bu şarkı hak ediyor. Çok araştırdım, sordum soruşturdum. Bir sürü hikaye dinledim bu şarkıyla alakalı. Ama büyük bir çoğunluğun hem fikir olduğu hikayesini paylaşmak istedim sizinle. 

"1969 yazında hikayenin kahramanı olan adam uzun bi seyahate çıkar ve yolu California dan geçerken dinlenmek için hotel california yı bulur. ufak sevimli bir oteldir. sıcak bi havası vardır. bir odaya yerleştirirler. oteldeki ikinci gününde odasının hemen yanındaki odada kalan kızla tanışır. arkadaş olurlar. birlikte gezmeğe başlarlar. çok fazla zaman geçmeden birbirlerine aşık olurlar ve tatili hotel californiada birlikte geçirmeye karar verirler. çok severler birbirlerini, bütün bir yaz hep beraberdirler. otelin sıcak insanları, sevimliliği sadeliği onları çok etkilemiştir... 
unutamayacakları bir yaz yaşarlar, bir sevgi yaşarlar..  Yazın bitiminde bi karar vermek zorundalardır ayrılık için. Ve şöyle derler; Eğer 1 sene sonra birbirimizi unutmaz ve yine bu kadar çok sevecek olursak, gelecek yazın ilk gününde (tanıştıkları günü kastederek) otel californiada buluşcağız diye sözleşirler. O zamana kadar birbirlerini hiç aramayacaklardır. (bu aşk bir yaz aşkımı yoksa gerçek bi aşkmı anlamak için yaparlar bunu) -(eagles hikayenin buıraya kadar olanını yaşadıkları günleri otelin güzelliğini kasabanın sadeliğini anlatr şarkısında genel olarak..)
Tam 1 sene geçmiştir.. Adam sözleştikleri gibi 1 sene sonra otelde buluşmak için yola çıkar. tanıştıkları ilk gündür o gün.  yol uzundur bitmek bilmez adam için. ve sonunda californiaya varır... otelin oraya gildiğinde kapkara bi bina bulur. otel dün yanmıştır...
sevdiği adamla buluşmak için 1 gün önceden otele gelen kız gece çıkan yangında ölür... adam otele gelirken sevdiği kızla bir ömür yaşamayı, birlikte olmayı düşünürken, onu bir ömür kaybeder."

"Hotel california" dediğimiz o muhteşem şarkı çıkar ortaya, sonrasında..


Ben ne zaman bu şarkıyı dinlesem aklıma hemen bu hikaye gelir. Benim için çok özel, çok ayrı o yüzden. gerçek aşkın hayalini kurarak yola çıkan gencecik iki heyecanlı kalbin karşılaşabileceği en kötü finalle noktalanan, buram buram 'aşk' kokan bu hikaye.  onlar için çok daha farklı sonlar hayal edebilirim tabi ama, o zaman bu şarkı benim için bu kadar özel ve duygusal olmayabilirdi. hatta hiç olmazdı, net. evet seviyorum bu şarkıyı, hem de çok seviyorum. Eagles'in en güzel şarkılarından. benim en sevdiğim şarkısı hatta. 

Umarım bahsedilen bu iki tatlı, gencecik kalpler öteki hayatta birbirlerine kavuşmuşlardır, umarım çok mutlu olmuşlardır.. Birbirlerini hiç kaybetmeden, ellerini hiç bırakmadan, acı çekmeden, huzurla, mutlulukla.. 





6 Haziran 2010 Pazar

adı çok önemli değil 'o'

sadece bir isim. sürekli karşıma çıkan, her yerde, her fırsatta, her ortamda. mutlaka telafuz etmek zorunda bırakıldığım ya da bana bir yerlerden sürekli kendini gösteren. bilmiyorum neden böyle ama şu sıralar o kadar gözümün önündeki. baktığım her yerde, görmek istemediğim her ortamda, okumak istemediğim her yazıda. inadına, beni üzmek istercesine, dalga geçer gibi gözümün önümde. sanki biri dalga geçiyor benimle. çok can sıkıcı olmaya başladı ama bu durum. ben hatırlamak istemedikçe daha da gösteriyor kendini, çok büyük ustalıkla. öyle yerlerde karşıma çıkıyor ki. yok artık dedirten cinsten. geçen gün mesela; tanıştırıldığım birinin adı, yanağını okşadığım ufaklığın ismi, face de ekleme talebi yollayanın ismi, dakika geçmeden dürtme geliyor bir başka adaştan. sonrasında biri bana birini anlatıyor ve o lanet soruyu soruyorum 'adı ne' diye  ve evet yine onun adı. şimdi nasıl aklıma gelmesin "o". her fırsatta karşımda iste, istemesem de gözümün önünde bitiveriyor. az önce yine çok berbat bir tesadüf olarak nefesimi kesti. üzüyorsun ama beni. çıkma karşıma n'olur çıkma. olma, biraz olma.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Özür dilerim

Yüzüne söyleyemedim bunu ama aslında ben seni üzmeyi hiç istemedim. bazen istemediğimiz şeyler olabiliyor, sonunu kestiremediğimiz falan. Ben de böyle olacağını hiç düşünmemiştim aslında; seni bu kadar üzeceğimi, sonrasında benim de bu kadar üzüleceğimi. Herşey için çok özür dilerim. Tertemiz kalbine ve sana çok zarar verdim, umarım beni affedersin. Yaptığım her şey için özür dilerim. 

her ay yoklayan pis ağrı

Nedir biz kızların her ay bu berbat  karın ağrılarını çekiyor olmamız. Evet tahmin edildiği üzere ben yine o günlerden birini yaşıyorum. Beraberindeki karın ağrısı ve huysuzluklarımla.  İstem dışı sinirli oluyorum fazlaca, ters cevaplar, sıkıntılar.. çekilmez biri oluyorum kabul. Ama ben napiim ki, yaratılışımız böyle.  Fizyolojik bir olay sonuçta. böyle durumlarda herkesin bizi alttan almasını bekliyorum, anlayışlı olun azcık. Bu zamanlarda en iyi kurtarıcım “majezik “. Ama şuan majezik bile bir işe yaramıyor, sanırım az önce ağrıdan ölebilirdim. O derece yani, düşünün. Bir de duygusallık çöküyor bu regl dönemlerinde. En yapılması gerekli olan duygusal bir film, bol çikolata ve sıcak su torbası. İşte bu üçlüye bayılıyorum bu dönemlerde. Aa bir de anlayışlı bir sevgili varsa yanınızda -ki bu çok zordur. hani şöyle sarılıp birlikte filmi izleyebileceğiniz sıcak bir kucak, anlayışlı, her dediğinize tamam diyen falan o zaman işimiz baya kolaydır aslında ama böyle bir adam yok, çok net yok.  Varsa da çoktan başkalarının olmuştur artık. Napalım böyle zamanlarda durumu kabullenmek(!) şart .  her neyse konudan sapmamak lazım. Sabah o berbat ağrıyla uyandım ve uzunca bir süre daha devam edecek biliyorum. Hatta baya kızgınım bu olaya. Ağrımın fazlalığından ötürü İzmit’e gidişimi bile 1 hafta ertelemek zorunda kaldım. Pis ağrı, senin yüzünden bu güzel cumartesi günü eve tıkıldım. Oldu mu şimdi hiç bu, yazıklar olsun sana. Hafta sonumu mahveden beni 2 gün eve hapsolmaya mahkum tutan bu ağrıyı kınıyor ve şiddetle geçmesini bekliyorum.  Şimdi ne mi yapıcam; sıcak su torbam kucağımda güzel bir film izleyeceğim. Yapılacak çok şey var ama yok. Ağrıdan dolayı yok, Kaan sezyumun da dediği gibi “var ama yok” .

30 Mayıs 2010 Pazar

27 Mayıs 2010 Perşembe

bir dua gibi

http://fizy.com/#s/1ahd7g  tam off, tam ahhh yani. fazlaca anlamlı, güzel.. 


Sende iz kaldı mı bu talihsiz hikayeden
Dayanıyor mu kapılarına anılar aniden
Göğsünü sıkıştırıyor mu zaman zaman
Hiç faydası yok bilsemde gitti giden.

Geçilmiyor acıdan dünya yanıyor görüyor musun?
Kendi acına gömülmekten mahcup oluyorsun.
Günden kovsan geceden giriyor bıçak gibi hasret
Uykularında çığlık çığlığa çağırıyorsun.

Gel gel ne olur gittiğin yerden.
Hayat çok sert çekilmiyor sensiz.
Gel gel ne olur gittiğin yerden.
Hayat çok sert katlanmak zor sensiz.

Bir dua gibi adını tekrarlıyorum
Ateşe verdim ömrümü yakıyorum.






23 Mayıs 2010 Pazar

hayır var, aşk var

Sevgilinin, eşinin mutluluğu senin için gerçekten öncelikli olabilir mi? Ya da şöyle sorayım eşini veya sevgilini "koşulsuz" sevebilir misin? Bana sorarsan "yok böyle bir şey"...

diyor Aret Vartanyan.  Ben bunun tam zıttı düşünceyi savunuyorum. Yani var öyle bir şey. Eğer bunun zıttıysa zaten o bahsettiği kişi; eşin ya da sevgilin senin gerçekten sevdiğin değil de sevdiğini zannettiğindir., hevestir belki de. Aşka çok inanıyorum ben, ve eğer birini seviyorsan koşulsuz seveceksin, ilk önceliğin o olacak. Bununla ilgili Hıncal Abimizin çok güzel bir yazısı var; önceliklerimiz diye. Herkese bunu okumasını şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun, bilin bu yazıyı. Sonra karar verin bakalım öncelik diye bir şey var mıymış-yok muymuş.  Herkes mutlaka birinin önceliğidir. Bu benim için de böyle senin için de. Karşılaşmış olalım ya da olmayalım. Ama biliyorum bir yerlerde var o kişi. Ve mutlaka karşımıza çıkacak ve bizi öncelik listesinde pat diye en tepeye oturtacak.  
Etrafımı çok sık gözlemlerim, önem veririm konuşulanlara. Yaşı bana nispeten daha büyük olanlar için "aşk" diye bir şey yok. Zamanla o kişinin alışkanlığa dönüştüğünü söylüyorlar. Yani onu sevdiğini ama aşkın öldüğünü. Belirli bir süreden sonra da aradaki saygının da yok olacağını, bu yüzden de en doğrusunun mantık evliliği yapıp senden yaşça ve beyinen daha olgun biriyle evlenmenin falan.  Bana çok ters bir düşünce bu. İnanmıyorum da ben aşkın öldüğüne falan. Bu kesinlikle kişilerle alakalı. Ne insanlar görüyoruz kaç yaşındalar ama nasılda birbirlerine aşkla bakıyorlar, birbirlerini incitmemek için nasıl çabalıyorlar. Yine geçenlerde 'the notebook' filmini izledim, gözyaşları eşliğinde. Duygusalız biz, hemen her şeye ağlayabiliyor, başkalarının aşklarıyla mutlu olabiliyoruz. Onların aşkı da tam buna örnekti işte. Ne kadar yaşlanırsa yaşlansın aşk bitmiyor. Öyle bir adam varsa ki ben buna çok inanıyorum, eşini o denli sevecek varsa eğer gelsin alsın beni, onunla her yere gidebilirim. Yemin ederim giderim, net.
Bir kere aşk ne demek onu bir netleştirelim. Aşk birini nedensiz, yalansız, sorgusuz-sualsiz, hesapsız sevebilmektir. Karşılık beklemeden, küçük oyunlara gerek duymadan. Ona tüm koşulda güvenebilmektir, onun mutluluğuyla mutlu olabilmek, yanında huzurlu olabilmektir. Onca kalabalığa rağmen baktığın her yerde sadece onu görebilmektir, olmadık bir yerde aklına gelip yüzündeki engel olamadığın gülümsemedir bazen, sebepsiz kızıp nedensiz affedebilmektir, yanında heyecanlanıp, zamanı durdurma isteğindir. En güvenilir kucaktır o, en güzel öpücüktür, şevkattir, dünyanın en güzel yüzü, en özel ses tonudur. Tek gerçektir, 2. Sensindir. Kelimelerin yetersizliğidir, en basit anlara anlam yükleyendir, en özelin en değerlindir, aklından hiç çıkmayan, hep yanında kalmak istediğindir. Hiçbir şeye tercih edemediğindir, hiçbir doğrusuna inanmadığın şu dünyanda tek doğrundur.. herkese anlatmak istediğin ama bazen de bana özel olsun dediğindir. Onu ne neden bu kadar sevdiğin sorusuna asla cevap veremediğindir, anlatamadığındır kısaca.. kendinden çok sevdiğin ama yetersiz kelimeler yüzünden anlatamadığındır. Sırf o var diye dünyanın çekilebilir bir yer olmasıdır. Dünyandır senin, canındır, candır…
Zaten bunların tam tersi söz konusu olursa adı aşk olmaz ki. evet insan birini nedensiz sevebilir, kendinden çok sevebilir, onu hayatının 1. önceliği yapabilir, onun için neredeyse her şeyden vazgeçebilir. Yani onu koşulsuz sevebilir. Bu çok net.  Ben aşırı derecede bu inanca sahibim ve doğrusu da bu. Evet Aret; aşk diye bir şey var, aşk var, koşulsuz sevgi var, var yani bu. Ve beni herhangi bir yerde bekleyen bu kişi de var. biliyorum var. eğer sen buna inanmıyorsan çok üzgünüm ama sizin ki aşk değil. kesinlikle değil. bana sorarsan bunları hissetmediğin kişi senin gerçekten aşık olduğun kişi değil. ve tekrar söylüyorum; biri senin ilk önceliğin olabilir, o her şeyden önemli olabilir ve onu koşulsuz sevebilirsin. Ve tüm bunları yapabildiğin gün, aşk sana gelmiştir. "Aşk" var.

18 Mayıs 2010 Salı

7-23

"7 ve 23". Bu sayılara karşı hep bir özel sempatim olmuştur. 7 sayısını oldum olası severim zaten de sonradan bir de 23 eklendi. 7 yi neden seviyorum bilmiyorum ama baya eskiye dayanıyor. Hakkını yememek lazım benim gibi sıkılgan bir kişi için oldukça değişik oldu şimdi bu.  Hevesimi alır sıkılırım hemen her şeyden de 7 ayrı. Bi havası asaleti var ya 7 nin. Bir kere yazılışı çok güzel, şekli şemali. 7 nin sırrını çözmek için yazılan çizilen bir çok hikayeler de var da benim 7 sempatimin bunlarla hiç alakası yok. Okul zamanları sıramın üzerinde mutlaka 7 sayısı vardır. Bulduğum her boş yere ag7 yazardım, hiç sorma. Hem de ne gururla. Ama güzelde duruyo ag7. 23 e gelecek olursak. Uzun bir süredir 23 yaşımın çok güzel geçeceğine dair bir inanca fazlaca inanmaktayım. 5 aycık kalmış sonra 23. Bakalım tıpkı hayal ettiğim gibi güzel bir yıl geçirebilcek miyim. Sonra bir de “adı lazım değil yaşı 23” olayı var. hatırlayınız; '06 kd konseri, tatlı çocukcağız. 7 ile 23 ü bir şekilde bağdaştırmalıyım, benimle bu kadar zaman geçiren bu sevimli sayıcıkların hayatımdaki en önemli günümde özel bir yeri olmalı. O yüzden karar verdim daha buna çokkkk var ama söylicem. Ben mutlaka '23.07' de evlenicem. Çok net. Yılı önemli değil de 23 temmuz olcak, o çok net. Böylece sevgili sayıcıklarım hep özel kalıcaklar, hiç unutulmuycaklar. Şimdi biri bunu okuyo olsa ‘bu kız kesin manyak’ derdi, eminim.  Ama peki benim hiç umrumda mı? Değilllll, tabi ki değil. Öyle istiyorum napim. 7 ve 23 özeller işte benim için, ayrılar. 

olur mu acaba?

"Bir şeyi eğer çok istersen mutlaka senin olur" bir zamanlar inanırdım buna, çok net söylüyorum inanırdım. Yaşadıklarımla ya da yaşımla da alakalı bir durum tabiki. İnsanın yaşı büyüdükçe istekleri de bu orantıda artıyor haliyle. Ve bundandır ki gerçek olamama ihtimali çok daha fazlalık kazanıyor tam bu sırada. ve istenilen her şeyin olamayacağı deyim yerinde 'gözümüze sokarcasına' yaşanıyor. Evet şu sıralar bir şeyi çok istiyorum. İnanılmaz istiyorum. Ve o kadar da inanıyordum ki bunun olacağına, ta ki kısa bir süre öncesine kadar.  Direncimin kırıldığını hissediyorum fazlaca. sanki olağanlığı inanılmaz olanaksızmış gibi geliyor o çok istediğim şeyin. Yani yakınımda olabilecek kadar gerçek, ama benim olamayacak kadar bana ait değil. Bir ara çok inanmıştım ama, inanmayı çok istediğimden de olabilir ya da yanımda olanların bana bunun gerçek olabileceğine fazlaca inandırmasından ötürüde olabilir. Üzerine kurulan onca güzel hayaller, düşünceler.. hani şöyle olur ya gece kalabalıkta oturursun birden elektrikler keser. Karanlıktık ama sen herkesin orda olduğundan eminsindir, görmesen de bilirsin olduklarını. Ve şunu da bilirsin ki kısa zaman sonra tekrar gelecektir elektrik. En kötü ihtimalle jeneratör devreye girecektir. İçinde bulunduğum durumda biraz böyle aslında. Işık yok, her yer karanlık.. nerde olduğunu biliyorum ya da nerede bulabileceğimi, nasıl bir yol izleyeceğimi. Ama elektriklerin gelip gelmeyeceğine inancım kalmadı malesef. Ve eğer gelmezse anında devreye girebilecek bir jeneratörde yok. Bir inanabilsem, gerçek olacağına bir inanabilsem.  Var gücümle çabalayabilirim o zaman. Her şeye kafa tutabilir, ortalığı bir şekilde aydınlatabilirim! Denerim, çabalarım, en uç noktada bile olsam var gücümle bağırıp inanıyorum diyebilirim, savaşabilirim bunun için. Bu noktada biraz yüreklendirilmeye ihtiyacım var sanırım. Çok istiyorum, belki olmayacak bir şeyi istiyorum ama istiyorum. Sonucu ne olursa olsun istiyorum. Ve bu düşünceye tıpkı eskiden olduğu gibi inanmak ve olduğunu görerek mutlu olmak istiyorum. Elimi uzattığımda dokunabilecek kadar yakınımda ama sahip olamayacağım kadar uzağımda bir düşünce olarak kalma n’olur. Ol, lütfen ol.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Bukalemun

Son zamanlarda ben de kendimi aynı 'bukalemun' gibi hissediyorum. Pek bir yakınlık duydum yani şu hayvancağıza. Sürekli bir değişim söz konusu bende. 'Anı anını tutmuyor' derler ya aynen ondan işte. Bukalemun misali çevremdeki renklere bürünüyorum, günden güne değişime uğrayarak.  En çok da ruh halimi etkiledi bu değişim. Güleceğim olaylara ağlayasım, ağlayacağım yerde gülesim geliyor çoğu zaman . Havalardandır, gelip geçici bir durumdur, kesin öyledir diyerek kendimi mi rahatlatıyorum yoksa kandırıyor muyum bilemedim ama.  Bakalım görücez. Bu gün mesela, tam böyle boğaza karşı muhteşem manzaralı baharın ne sıcak, ne soğuk ılık esintisini yüzümde hissedip saçlarımın dans edişinden duygulanabildim. İlginçtir ama gerçek. Sonra birden aklıma biri geldi, bu kez tatlı rüzgara üç beş gözyaşı da eşlik etti. Sonrasında çok alakasız bir olayı anımsadım, bu kez de içim kıpır kıpır oldu mutluluktan. Baharla beraber ben sürekli bir değişim halindeyim, ben değişiyorum çevrem değişiyor, çevrem değişiyor ben yine değişiyorum, havalar değişiyor, dünyam değişiyor, olayların seyri değişiyor. Tüm bu yaşanan değişimlerin sonucunda ben de senkronize olarak sürekli bir değişim halindeyim. Değişime oldukça meyilli bir haldeyim. Seviyorum bu değişik beni. Kendini sürekli yineleyen, etrafa neşe saçan, kimi zaman hüzünlü, bazen şaşkın, bazen küçük şımarık bir kız çocuğu ya da gayet olgun bir hanımefendi. Ama hep doğal, hep kendi gibi, hep olduğu gibi. Aaaa bu arada havalar da fazlaca güzel. O da benden. Yihhhuu. Benim gibi sürekli değişim halinde, sürekli. havalar ısındıkça evde kalma fikri de cazip gelmiyor, uyku düzenim şaşıyor, metabolizmam saçmalıyor, bünyem değişiyor, mutluluk hormonlarım fazla salgılanıyor, gezebilitem yükselip gevezeliğim tavan yapıyor. Fenerbahçe şampiyonluğu son anda kaçırıyor, gs liler saçmalıyor, bursa seviniyor. Kısacası bu aralar benim dengem şaşıyor, kimyam bozuluyor. Ortaya karışık bir aybikem çıkıyor ve havaların bu denli güzelliğindendir kiiiii hemen kaçıp yürüyüş yapıyor. 

16 Mayıs 2010 Pazar

kader mi yoksa tesadüf mü?

Tesadüf mü yoksa kader mi bilemedim. Kadere çok inananlardan değilim ama eğer kaderse bu çok sevdim,  teşekkür ederim. yok eğer tesadüfse lütfen devam etsin..  Kader kelimesiyle çok oldu küseli. Sevdiklerimin yanımdan birer birer gitmesi ve açıklama olarak 'kader' denilmesinden ötürüdür ki hiç sevemedim kendilerini.  Ve lügatımdan çıkaralı baya olmuştu ki şu sıralar güzel olaylarla karşıma çıkmakta. yani şu sıralar kadere inanabilitem oldukça fazla ve çok olağan. inanmak istiyorum. evet evet kader var. net. En bunaldığım zaman kendini gösterdi çünkü bu olay. İnanılmaz hoşuma gitti aslında. Tüm gücümle 'kader işte ya, benim kaderim' diye bağırmak istedim. Sadece basit bir tesadüf olmamalıydı, önemliydi çünkü 'benim kaderim' olmalıydı. Uzun zaman sonra ilk kez bir şeyi bu kadar çok istiyorum ve heyecanımı bu kadar yoğun hissedebiliyorum. Kıpır kıpırım, sürekli gülüyorum ve sevgili kaderimle barışmamın şerefine daha da fazlasını bekliyorum. Etrafımdaki herkes farkında bende ki bu değişimin. Ben değiştikçe onlar şaşıyor, dünyam değişiyor, sanki dünya daha çekilir hale geliyor. Kalbimin çarpışını, karın ağrılarımı, içimde uçuşan kelebekleri çok daha net ve hızlı hissedebiliyorum, bünyemdeki tüm bu değişimlerle ben tekrar değişiyorum. Sürekli yenilenen farklılaşan, günden güne daha da gülen, kaderi oldukça seven bir aybikem oluyorum.  Mutluyum bu halimden, çok sevdim bu yeni beni. İnsanın kendini birinin 'kaderi' diye nitelendirebilmesi oldukça iyi.  Ve buna bu sıralar çok inanıyorum. Belki çok istediğimden, ya da bir şeylere inanmaya fazlaca ihtiyacım olduğundan falan.  Her neyse daha fazla kendimi deşifre etmiycem. Anlatmayı çok istiyorum ama susucam.  Belki daha sonra. sonuç olarak; şimdilik her şey çok güzel. tek istediğim basit bir tesadüf olarak kalmayıp, sonuna kadar kaderim diyebilmem. tam da kaderle barışmışken, ona çok inanmışken ve onu bu kadar sevmişken. basit bir tesadüf olarak bırakıp gitme beni, lütfen. kal, lütfen kal. uzunca bir süre ol hatta. 

15 Mayıs 2010 Cumartesi

bilemedim

Bazen olmadık muzurluklar çocukluklar yapıyorum. yani hiç bir türlü yapmamam gereken şeyler. aklım gereksiz olan şeylere çok iyi çalışıyor bu sıralar. ve bundandır ki, her olayın altında mutlaka başka bir anlam arıyorum. ve bu da pek hayra alamet değil. şeytana fazla uyuyorum sanki, oldukça yakınımda şu sıralar. asla dediğim şeyleri yaptırıyor bana ve olmadık fikirler koyuyor aklıma. ve ben bunların hepsiyle öyle bir bağlantılar kuruyorum ki, yaptıklarım karşısında ben bile hayretler içindeyim. şok olarak izliyorum. her ne kadar  'yok aybikem yapma' diye frenlemeye kalksam da kendimi, çoktan uzunca bir yol kat etmiş ve bu aldığım yoldan oldukça haz almış buluyorum kendimi. eğlenceli geliyor muzurluklar. bazen anlatmak istiyorum, yazmak istiyorum ama, hayır olmaz. yapamam, yazamam, yazmamalıyım. yani en azından şimdilik. suç ortağım da yok işin açıkçası. o yüzden fena. en azından 1 kişi daha olsa zaman zaman topu ona atabilirim, ben değil biz yaptık diyebilirim. ama nerde. her şeyi tek yapmışım. sadece ben. o kalabalığın içinde sadece ben. bahar ayınında etkisi vardır belki. ya da suçlayacak birini bulamadığımdan bahanemdir. bahanelere sığınmak istediğimden falan ya da. öyle işte. bahar gelmesiyle aklımda bir sürü gereksiz fikir ve hemen uygulamaya geçirecek deli cesaret, en yakınıma kadar sokulan şeytan! bana neler neler yaptırıyorsun ya, helal olsun sana. ama bu yaptığım gereksiz hareketlerin nedenini bilemedim. kendimi spora falan yönlendirip sağlık mı depolasam, hazır yaz mevsimi de gelmişken. beynimi yormak yerine vücuduma yüklenmek daha mantıklı gibi şimdi. böylece daha mantıklı şeyler yapmam daha olası olabilir. bir de dövmelenmek istiyorum bir güzel. onun için de bir araştırma yapmak gerekli. dün birinde gördüm de fena kıskandım; itiraf. istiyorum ama. önce omzuma, minik bir şey ama. bir kelebek falan olabilir ya da tinkerbell de olabilir. sevimli bir şey yani. aslında bir de baş parmakla, işaret parmağın arasında ki o boşluğa istiyorum da , karar veremedim henüz. düşünme aşamasındayım daha. ama istediğim net. çok net.

11 Mayıs 2010 Salı

şimdiye bakalım an'ı yaşayalım

Hiç de öyle değil aslında. Herkes hep aynı şeyi söyler, herkesin an’ı yaşamakla ilgili verdiği öğütler ya da en kötü ihtimalle bir fikri vardır, kesinlikle. Hatta bir çoğunun hayat mottosudur; An’ı yaşamak. Ama gelin görün ki kaçımız an’ı yaşayabiliyoruz? Şimdi biraz bu konuyu irdelemek istiyorum. An’ı yaşamamak yani şimdiyi ıskalamak! Nörotik ve endişe dolu. Neden böyle olur ki, nedir bu? Her şeyden öte an’ı yaşayamamaktır. Benim şu sıralar çok sık yaptığım gibi. Ya geçmişe takılı kalır, ya da yarının hesabını yapar. Dünü yaşar, yarını yazar ama bir türlü bugünü yaşayamaz. Dünü ve yarını yaşamaktan bir türlü sıra gelmez şimdiye! Halbuki insan zamandan kopabilse kendini zamansızlığın büyüsüne kaptırabilse, an’ın muazzam hafifliği içinde kendini kuş gibi hissedecektir. Rahatlatır insanı bir de an’ı yaşamak. Daha mutlu, daha umutlu daha sakin bir hale getirir, hiç şüphesiz. Geçmişte yaşadığımız bir olayı hatırlamak, yeniden yaşayarak 'şimdi'ye taşımaktır. Bir salise veya bir saat sürebilen bu süre içinde zihin geçmişi görüntü, ses ve duygu olarak bir kez daha yaşatırken, vücut 'şimdi'de sabittir. Aynı şey gelecek için de geçerlidir.  Yarın'la ilgili endişe dolu bir düşünce akla gelmesiyle önem kazanır ve o an gerçekmiş gibi gelir insana. Öyleyse insanı yaşayabileceği anın güzelliğinden mahrum eden kendi zihninden başka bir şey değildir. Zamana anlam kazandıran zihindir. İnsanın kendi zihnidir. Egonun da etkisi küçümsenmeyecek ölçüde  büyüktür ama. Ego için geçmiş ve gelecek vardır. Şimdi ki zaman geleceğe  ulaşmak için sadece küçük bir basamaktır. Ego geçmişi canlı tutarak benliğini ispat eder ve geleceği henüz ulaşamadığı bir tatmin kaynağı olarak gördüğündendir ki şuan onun için sadece bir basamaktır. Geçmişi canlı tutup geleceğe taşıyan. Sonuç itibariyle her şeyi kendi beynimiz yapıyor bize. Bugünü yaşamayarak çok şey kaçırıyoruz esasında. Hadi bakalım yeni bir sayfa açıyorum bende şimdi  kendime. Söz veriyorum; dünü çok kurcalamayıp, gelecekle pek ilgilenmeyip şimdiyi yaşamaya. Dün geçmişte kaldı, geleceğinde geleceği çok kesin değil. İyisi mi biz şimdiye bakalım. Hadi hep beraber an’ı yaşayalım.

alışkanlıklar

Zordur alışkanlıklardan vazgeçmek. Severiz birilerine alışmayı, ya da bir yere. Hiç önemi yok aslında. İster bir kişi, ister bir obje ya da olay, durum, yer hiç farketmez. Alışmaktır önemli olan. Alışırız da zamanla, benimseriz içinde bulunduğumuz o durumu. Sonra sıra o alışagelmiş durumdan, alışkanlıktan vazgeçmeye geldiğinde ise keyifsiz kısımdır, oldukça can sıkıcıdır. Zordur çünkü alışkanlıklardan vazgeçmek. İster elinde olan nedenlerden dolayı olsun ister de mecbur bırakılmış olalım; zordur, çok net. Sevimsiz bir kelimedir nihayetinde. Alışılmış durumun süresi çok önem kazanır tam bu sırada. Alışkanlığın bünyede bıraktığı zarar, geçmiş süre zarfıyla ve unutma aşamasındaki zamanla doğru orantılı bir bağlantı kurar çoğu kez.  Geçmişi ne kadar kısaysa ileride vereceği acı hissi o kadar az olacaktır çünkü.  İlişkiler açısından ele alındığında bu böyle.  Ve kişinin sizi ne kadar etkileyip ne kadar etki alanına dahil etmesiyle de alakalıdır bir de.  Etrafınızı tamamıyla sarıp sarmaladıysa o kişi, kelimenin tam anlamıyla yanmışsınızdır. Nerdeyse alışkanlıktan öte vazgeçilmez olacaktır. Yapılması gereken en önemli davranış; etki alanını daraltıp önce bu etki çemberinden kendinizi kurtarmak, akabinde farklı alanlara yönelip belki önceliği kişilerden önce durumlara vermektir. “Aklınız ne kadar meşgul olursa unutmak  bir o kadar kolaydır! “ derler. Bunun da doğruluğu tartışılır ya, neyse. Taktik basit; ilgi dağıtmak. Kişiden kişiye değişir tabi ki bunun sonucu.  Herkeste aynı sonuç elde edilmesi mümkün değildir doğal olarak. Alışmışızdır çünkü.  Aitlik hissediriz ya bir de. Bizimdir o. bize tamlık hissini vermiştir ki biz de öyle hissederiz. Güven vardır bir de arada. Güven, aitlik duygusu ve alışkanlık. Lafın kısası. Alışmak kolay ama bazı alışkanlıklardan vazgeçmek oldukça zordur. Ama asla vazgeçememekte değildir . alışılır tabi ki. hatta ben hep şunu şöylerim ‘herkesi unutturacak biri mutlaka vardır’. İmkansız değil zordur, ama başarılmaz değildir. Aklıma geldi ve yazdım. Benle çok alakalı bir durum mu? Açıkçası değil. Alışırım ama vazgeçebilirim de! Peki şimdi böyle bir durum söz konusu mu bende? Hayır değil, hiç de değil. Alakası bile yok. Yok öle biriii, yok yok yokk. Özlemiyorum da zaten. Alışmamıştım da ayrıca. 

9 Mayıs 2010 Pazar

insan değil, kesinlikle

Kimsede insanlık kalmamış artık, resmen kalmamış. İçim cız ederek ağlayarak izledim az önce haberleri. Nasıl bir dünya da yaşıyoruz, bunlar nasıl insanlar. İskoçya da özürlü yaşlı bir kadına işkence yapan 50 yaşında bir bakıcının haberini izledim şimdi. Ağlamamak üzülmemek elde değil. Bunlarda hiç merhamet duygusu yok mu? Acıma yok mu? Günah nedir bilmiyorlar mı? Karşındaki muhtaç, yaşlı, savunmasız, her şeyden öte bir insan ya insan. Sen ona nasıl vurabilirsin? Nasıl itebilir, işkence edebilirsin? Yok hayır bunu yapan insan olamaz. Aklim almıyor bir türlü. Birine vurmanın hele ki yaşlı birine el kaldırmanın hiçbir türlü affı bahanesi gerekçesi olmaz da bir de bu insan savunmasız ya savunmasız. Eşit şartlarda değilsiniz. Akli dengesi bile yerinde değil,  sana ne yapabilir o? Nasıl bir zihniyet o bakıcıdaki? İçim acıdı resmen içim acıdı. Böyle bir dünyada mı yaşıyoruz? Saygı nerde? Acıma nerde? Sevgi nerde? İnsanlık nerde? Yarın öbür gün sende yaşlanacaksın, sana da mı aynısını yapsınlar? Yazık çok yazık. O teyzeye vuran ellerin kırılsın senin. Birde anneler günü bu gün. Evet o teyze de bir anne. Çocukları var. Çalışıyorlar ve annelerin ihtiyaçlarını karşılamak için bir de bakıcı tutuyorlar ama gelin görün ki o terbiyesiz canım teyzeme neler yapıyor.  Birine muhtaç olması yetmiyormuş gibi bir de özründen dolayı zaten hayata 2-0 geriden devam ediyor İskoçyalı teyzem. ama onun özrü o lanet bakıcının beyin özründen daha vahim değil kesinlikle! Kınıyorum seni, yazıklar olsun sana. O teyzeye el kaldırdın ya sen, şimdi yanımda olsan neler yapardım ben sana. Sinirden hem ellerim titriyor, hem içim cız ediyor. Sana insan bile demiyorum, değilsin çünkü. Bunu yapan bir insan olamaz zaten. Anneler gününü rezil ettin ya sen, öl bence ya öl! Senin gibileri varya…… Off neyse 

8 Mayıs 2010 Cumartesi

benim annem

Herkesin annesi en özeldir eminim ama benim annem gerçekten de en özeli. Dünyanın en şanslı çoğuyum ben. Evet ne kadar büyürsem büyüyeyim yaşım 22 de olsa ben annemin hala küçük kızıyım, hiç büyümeyen. Kuzu gibi dibinden ayrılamayan, kedi gibi sırnaşan, onu sürekli öpüp koklayan. Annem melek benim, kimsede olmayan bir sabır var onda. Anlatılanlara göre ben her ne kadar hatırlayamasam da ya da hatırlamak işime gelmese de çok beter bir çocukmuşum. İnanılmaz huysuz, şımarık, inatçı, kaprisli çok zormuşum çok.  Bir kere bilmem annem bana sesini azcık yükseltsin, kızsın. O beni hep çok sevdi. Herkesten herşeyden. Ben ona hadi gezelim desem benden önce hazırlanır kapıda bekler, anne canım şunu istiyor desem yeri, saati, hiç birşey benim dediğimi yapmaktan daha önemli değildir onun için. Benimle beraber olabilmektir onun önceliği, yanımda olabilmek. Gezdiğimiz yer değil  yanında ben olmamdır önemli olan, yediğimiz yemek değil benimle beraber yemektir önemli olan ya da izlediğimiz film değil de filmi benimle izlemektir onun için esas olan. Yani hangi koşulda olursa olsun annemin ne işi olursa olsun ilk önceliği benimdir. Bu hep böyle. Tam 22 yıldır. Çok güzeldir benim annem, doğal güzeldir. Mis gibi kokar, anne kokar. Cildi pürüzsüz, saçında daha 1 tane beyaz yoktur. Ne giyse yakışır. Etrafındaki herkes hayrandır ona. Her şeyi bilir. İnanılmaz eğlencelidir, en iyi arkadaşım, sırdaşımdır benim.  Daima güçlü durmaya çalışır, duygularını ne kadar gizlemeye çalışsada ben bir bakışta çözerim onu çoğu zaman. Zordur bazen annem, bende öyleyimdir. Bazen fikir çatışması yaşarız bu yüzden. Beni bazen anlamasa da anlamaya çalışacak kadar  özel  ya da  sonucunda üzüldüğümü fark edince gelip konuşup olayı tatlıya bağlayacak alternatifler üretecek kadar da muhteşemdir. Daha  gözlerim dolmadan o ağlamaya başlar, bana sımsıkı sarılarak. Beni üzeni  hiç sevmez, gözlerimin dolmasına, ağlamama hiç  dayanamaz, elimi hiç bırakmaz. Beni kimselerle paylaşamaz. Etrafımdaki herkesi tanır. Benim sevdiklerimi sevmeye çalışır, arkadaşlarımın da annesidir o. Kocaman bir kalbi, yüreği vardır melek annemin. Evet melektir benim annem. Yer yüzündeki kanatsız melek. Her zaman doğruyu söyleyen, bana hep iyiyi doğruyu öğreten, sevmenin gücünü sevilmenin muhteşemliğini, insanlığı, saygıyı, değerleri, yaşamayı öğreten. Beni onun gibi seven daha başka kimseyle karşılaşmadım ben. Hiç kimseyle. Kendinden önce beni düşünür annem, hep benim iyiliğimi ister. Her koşulda benim yanımdadır, verdiğim her kararı destekler, beni yüreklendirir. Bana ne kadar özel olduğumu hissettirir. O olmasaydı ben ne yapardım hiç bilemiyorum ben. Evet annecim sen olmazsan yaşayamam ben. Herkessiz olabilirim, alışabilirim dayanabilirim ama sen olmazsan yapamam. Sen hiç bırakma beni, hep beni kolla, beni hep sev. Hayatımın sonuna kadar benimle ol sen. Çok şey istiyorum belki ama sensiz bir hayat düşünemiyorum ben. Sen olmadan gerçekten de yapamam. Güvenmiyorum kendime. Hem sen olmazsan bana kim sıkı sıkı sarılıcak, geceleri üzerimi kim örtecek, kime sarılıp uyuyacağım, saçımı kim okşayacak, benimle kim gezecek, kimin varlığı bana cesaret güven verecek? İnsan kendinden kendi canından önce kimseyi düşünebilir mi? Sevebilir mi? Ben kendimden çok seni seviyorum. Sana hiçbir şey olmasın, hiç üzülme, güzel yüzün hep gülsün, canın hiç acımasın. Sana hiç bir şey olmasın annem. Bana olsun ama sana olmasın. Bana hep sarıl, bitanem de meleğim de, yavrum de, canım de. Hep hep hep ol. Sonsuz ol. N’olur annecim. Seni anlatacak kelime bulmak o kadar zor ki. ne yazarsam yazayım anlatamıyorum seni. Kelimeler yetersiz, ya da anlamsız geliyor söz konusu sen olunca.  Canımsın sen, cansın sen. Hayatsın sen. Nefessin. Benim herşeyimsin.  Herşeysin. Dünyanın en şanslı çocuğuyum ben, sen benim annem olduğun için. Çok teşekkür ederim beni dünyaya getirdiğin için. Daha çocuk yaşta bana sahip olmayı istediğin, beni ilk önceliğin yaptığın herşeyden herkesten çok sevdiğin için. Senin kızın olabilme ayrıcalığını bana yaşattığın, güzelliklerin sonsun olabileceğine inandırdığın, beni çok sevdiğin, canım dediğin canım olduğun için. Seni çok seviyorum annem.

2 Mayıs 2010 Pazar

duvar

Hayal gücüm çok geniştir ve ta küçüklüğe dayanır bu. En olmadık olaylardan en alakasız sonuçlar üretebilirim ben. Hiç alakası olmayan şeylerden ilginç hikayeler türetebilirim.  Evde tek başımaysam ve hafifte gök gürültülü bir geceyse hayal gücüm bana epey oyunlar oynar. Kapı eşiklerinin altından çeşitli varlıklar geçebilir mesela, ya da olmadık gölgeler görebilmem oldukça olasıdır. Kendime olmadık korkular yaşatabilirim. Az önce aslılardaydım, arka bahçelerinde oturduk falan da orda aklıma geldi esasında bunlar. En sevdiğim meyvelerdendir erik. Şöyle sulu sulu. Ekşi ekşi. Aslıların arka bahçelerinin az aşasında bahçesinde muhteşem eriklerin olduğu bi ev vardı, erikler köşk vari evin arka bahçesinde. Duvarın üzerinde eriklere ulaşmak oldukça rahat. Kalabalık bir arkadaş topluluğu erik mevsimi açıldığı gibi toplaşırdık oraya ve başlardık hakkı efendinin eriklerine saldırmaya. O zamanlar aslının annesi falan biz eriklere dalmayalım diye ‘bahçede kocaman çok salgırgan köpekler var sakın oraya gitmeyin’ gibi korkutucu biraz da tehdit edici uyarılar yapardı sık sık.  8-9 yaşında veletleriz o zamanlar , söylenilen her şeye inanıyoruz.  Nasıl korkardım o duvarın üzerindeyken inanamazsın yani, elimi her bir dala uzattığım da sanki o vahşi devasa köpekler üzerime atlayacak beni yiyecekler falan zannederdim. Hem korkardım hem de yasak olan cezbeder  lafının doğruluğundandır ki o duvarın üzerine çıkmaya can atardım. Kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu o duvarın üzerinde, kalp atışlarım hızlanır, kan basıncım oldukça yükselirdi. Korku filmi gibiydi sanki. Neler canlandırırdım kafamın içinde. Aman tanrım. Ama bir de sorun bakalım o köpeklerle hiç karşılaştık mı, bizi hiç kovaladılar mı? Hayırrrr. Kafamda onca fikir türettiğim, korkudan tir tir titrediğim, bir sürü duyguyu aynı anda yaşatan o canavar köpeklerle bir türlü karşılaşadım ne yazik ki. eee çünkü öyle bişiy yok. Köşkte köpek falan da yok. Esasında ev sahipleri falan da ortalıkta yok. Ee ne var yani biz 3-5 erik alsak da yesek. Bizi korkutmasanız. Ya da biz hemen inanmasak falan. Baya güldük aslıyla az önce kendimize. ve sessizce köşkün ürkütücü arka bahçesine doğru yol aldık. Dikkatlice duvarın üzerine çıktık ve birkaç erik yürüttük gizlice.
İtiraf; o duvarın üzerine çıkmak eskisi gibi tat vermiyor, bizi korkutan kimse de yok artık, ve erikler de eskisi gibi güzel değil.
Böyle bişiler falan işte. Hakkı efendi ve duvar. 

26 Nisan 2010 Pazartesi

...

Kim olduğum ne dediğim ne yaptığım ne düşündüğüm ne söylediğim ya da ne söylemek istediğimin önemi var şu vakitlerde. Aklımda tek bir düşünce ve hangi yolu seçersem seçeyim neyi elersem eleyim beni oraya götürmesini istiyorum. tüm kalbimle. en yoğun duygularımla. Hiçbir şeyin önemi yok şimdi. Yapmak istediklerimi uygulamaya geçirdiğimde düşüncemle çelişkiler meydana getirse dahi sonuç aynı, sadece farklı yollardan. Uzatmıycam daha fazla. Saklamıycam da. Özledim, nedeni niçini yok! hem de fazlaca. Yanında olmak istiyorum, elini tutmak sadece. İyi mi, mutlu mu, beni özledi mi  yoksa aklına gelmeyecek kadar unuttu mu beni bilmek istiyorum. Eğer unuttuysa buna dayanabilir miyim onu da bilmiyorum. ama ben onun yanında olmak istiyorum. Ya da sadece sesini duymak, 1 kerecik dahi olsa sesini duymak, konuşmak. duygularım çok yoğun şu sıralar. Üzerinden onca vakit geçmişken ben kesinlikle unuttum derken hiç de sırası değilken bana onu hatırlatan onu bu denli özleten neydi ki bu kadar? Aslında özel olan hiçbir şey değildi. Birini özlemek için illa ki bir objeye fotoğrafa ya da herhangi bir dürtüye mi gereksinim duyar insan? Yok, vallahi yok. Ben hiç gerek duymuyorum. Son zamanlarda öyle kafamı kurcalıyor ki o. O kadar aklımdaki o. Düşünmeden duramadığımın yanı sıra inanılmaz bir özlem var şimdilerde. İsmini öyle çok telafuz ediyorum ki. sanki baktığım her yerde o var. Ya da ben öyle görmek istediğimden falan. Akıl veremiyorum bu hallerime. Bir gülüyor bir sebepsiz ağlıyorum. Bir çok kızıyor sonra hiç kıyamıyorum. Gündüzün normal seyrinde beni çok etkilemese de geceler fena şu sıralar. Ve en kötüsüde yapacak hiç bir şeyin olmayışı.
Farkındamısın hayatım senın yuzunden onca cevaplanmayan sorularla dolu. Nedenler niçinler o kadar meşgul ediyor ki beni. O kadar aklımdasın ki.  insanın kendi kendini kandırması gibisi yoktur bilirsin. kendimi kandırıyorum senin yüzünden! beynime oyun oynuyorum belki seni rüyalarıma sokarak. benim olabilme ihtimalinle olamama ihtimalini yarıştırıyorum sık sık. hep benim olabilme ihtimalin kazanıyor. objektif olan taraflarımı kaybettim sayende. haksızlığın haddi hesabı yok.
İstemesemde aklımdasın elimde olan bir şey değil ki. kalbim aklıma hükmediyor, beynimi yönetiyor adeta. istemesemde bu böyle.
Neyse demek istediğim; rüyalarıma hoşgeldin... küçük saplantılar edindim sayende. kendimi kandırmaya, üzmeye tam gaz devam ediyorum. Rüyalar benim. Seyrine de ben karar veriyorum. Evet hep benim istediğim gibi oluyor. Hep ben mutlu oluyorum, sen hep benim yanımda oluyorsun, hep benim oluyorsun. Ama bu benim rüyam. Buna da kimse karışamaz ya! Rüya da olsa bu böyle..