25 Nisan 2010 Pazar

iyi ki doğdun damlaaaa

Uykusuzluk, sıkıntı bir de alkol iiiişte bu süper üçlü bir araya gelince adama her şeyi yaptırır. Şu fotoğrafını çektiğimiz şaheseri gece 4 e doğru çizdim. Önce siyah göz kalemi ardından kırmızı ruj! Ahah. Bi dakka baya karışık olcak gibi sanki şöle en başından anlatmalıyım. Zaten saatlerdir bu anı bekliyorum hemde onca uykusuzluğuma rağmen. ilginç yada beni mutlu eden bi olay bi durum yaşamışsam bunu hemen yazmalıyım sevgili bloguma. Nihayet sevimli odamda tatlı  bilgisayarımla başbaşayız. Damlanın doğum günü için küçük çapta çok kalabalık olmayan bir grupla kutlama yapmaya niyetlendik. Kızlar da sorun yoktu da erkekler patıt patır fire vermeye başladı. Tamam kabul ediyorum bazılarının epey geçerli sebepleri var. Bizde olayı kızlar partisine çevirmeye yeltendik ki tolga aklımıza hiçç gelmedi her nedense. 8 güzel tatlı hatun giyinip ayarladığımız mekana doğru yola koyulduk. Gece hafif sessiz ve sakın başlasada zahide teyzemiz ortamı oldukça renklendirdi. (o nasıl bir enerjidir yahuu?? Kadıncağazın adı zahide değildir muhtemelen amaaaaaaa mekanın ismindendir ki bizler öyle uygun gördük. O artık bizim zahide teyzemiz.) tek erkek olarak gecemizi renklendiren tolgayı son anda barış gelerek bir nebze de olsa rahatlattı :) gece oldukça keyifli bu saatlerde. eskilerden parçalar çalıyor zahide ablamız, mikrofonu da verdi elimize ki ohhhhh değmeyin keyfimize. Damla yıne yapacağını yaptı ve 1. Miller da sarhoş. Ha bu arada içtiğim en kötü kırmızı şaraptı, böğğğğ.  Şarkılar danslar ve sarhoşlar olarak zahide teyzemizin ( tamam artık teyze demiycem sıktım farkındayım) mekanında bi hayli eğlendik ve 2. mekanımıza doğru yola koyulduk. tolga ve barışla geçen kısacık yolculuğumuzun ardından artık evimizdeydik. İçmeye ve tıkınmaya evde de devam ettikten sonra bir önceki geceden de hiçç uyumadığımız için uyku fazlaca sıkıştırmaya başladı. Ve kafalarda fazlaca güzel olunca yatmaya niyetlendik 4 e doğru ve girdik yorganların içine. Normalde aşırı derecede tembel ve bir hayli üşengeç olan ben söz konusu muzurluk olunca tembellik üşengeçtik bilmem. Nec  ve damlanın da aklını çelerek uyandırdım önce göz kalemi ardından kırmızı rujla başladım camlara yazılar yazıp resmler yapmaya. Kafa da güzel ya hanii, yaptığım hiçbir şeyi mantık süzgeçimden geçiremiyorum ki. Aklıma gelen gerekli gereksiz herşeyi herşeyi yapıp konuşmuşum yine:)  bir de fotoğraf çekiliyoruz yazdığım yazılarla falan. Pes artık! Saat 5 den sonra uykusuzluğa yenik düşüp olduğumuz yerde sızıp kalıyoruz ama 7 gibi cin gözler yine açılıyor. Damlanın doğum gunu de bölece sona eriyor falann. İyi ki doğdunn damlaaaaa. İyi ki varsın damlaaaa. Seni çokkkkkkkk seviyorummmm. Muckmuckmuckkkkkkkk =))))

19 Nisan 2010 Pazartesi

maksat bir selam!

Haklısın ne desen haklısın sevgili blog’um. Seni epey ihmal etmişim.  Yazmamışım falan. Bak inan şu an bile pek yazasım yok da sırf seni daha fazla ihmal etmemek adına yazıyorum bişiler.  Bu aralar pek maymun iştahlı oldum. Aklımda onca saçma fikir ve hepsine balıklama atlayacak bir deli cesareti  var şu vakitlerde üzerimde.  Onca işimin arasında bir de senaryo yazmaya başladım. İşte seni bu kadar ihmal edişimin en büyük sorumlusu bu aslında; senaryom. Dur bakalım henüz tam olarak bitmiş olmamakla beraber baya bi yol kat ettim kendileriyle. Oldukça şekil aldı ve şu sıralar bitecek olması an meselesi. Vurdulu-kırdılı ya da fantastik bir senaryo değil bu. Duygulu, aşklı, romantik azıcık gözyaşlı bana göre güzel bi aşk filmi olacak gibi. Tamam the notebook gibi bişi beklemeyin benden ama çok da kötü değil hani. Arşivlerde mutlaka yerini alması gerekmese de zaman kaybı olarak nitelendirilmeyecek kesinlikle! Şu sonunu da tam netleştireyim de buraya da yazacağım hemen.
Heh maymun iştahlı ben de kalmıştık en son. Vizyonda ki tüm filmleri izlemeye niyetlendim şu sıralar, deli gibi film izliyorum. Basket maçlarına dönüş yaptım bir de, efes ya efess. Kaya pekerr! Ahh ahhh. A.Şahenk ‘te oynanan tüm maçlarda orda olmak zorunluluğunda gibi hissediyorum kendimi, ya da istiyorum falan.  Bu arada tolgacığıma tekrar teşekkürler. Bir de tasarımla alakalı bişiler kafamın içinde dönmekte şu aralar. Nec ve sinonun da etkisi küçümsenmeyecek kadar fazlaca.  Ha bu arada şu nisan yağmurları artık sıktı yahu! Artık yaz gelmeli, haftasonu damlanın doğum günü, dün bjk yı yenmişiz, dolmuşta ki her lafımıza atlayan bjklı adam. Yarın asit yağıcakmış, Çarşamba yine efes maçı varmış, haftasonu uyuyamadığım için uyku fazlaca bastırmış falanmış-filanmış. Öptüm bymışşş. Hakkaten baymış. Çok saçma bi bitiş oldu şimdi bu. 

9 Nisan 2010 Cuma

kötü

Kötü bir gün olacağı sabahtan belliydi
Daha yatakta, tavana bakarken dedim “bu gün boktan bir gün!” olacak.Yani gözümü açtığım an bildim, açıklaması yok işte. Ve tahmin ettiğim gibi boktan tanımının yetersiz kaldığı rezalet ötesi bir gün geçirdim ve hala geçirmekteyim.Sabah küpemin tekini bulamamakla ardından fena bir mide ağrısıyla (-ki asla midem ağırmamıştır daha önce, ama beter bir şeymiş) başladım güne. Derken iç sıkılmalarım, fena halde daralmalarım ve aksilikler üst üste gelince sormayın gitsin yani. Kötüydü bu gün her şeyiyle kötü. Sıkıcı, gereksiz, iç karartıcı. Bir daha geri gelmesin cinsinden. Hafızamdan hemen çıkarmak istediğim hatta delete memory  yapmak istediğim bir gün falan. Oldukça fazla öfke, azıcık uykusuzluk, fazlaca huzursuzluk biraz da umutsuzluk falan. Oldukça gereksiz bir gün.
Bit artık lanet günn bitt, hiç sevmedim seni. Gelme bi daha olma lutfenn, gittt.

8 Nisan 2010 Perşembe

Tersine dönüyor dünya

Çocukken sevmediğimiz birçok şeyi büyüyünce seviyoruz, sevmediklerimizin de fena halde özlemini çekiyoruz.
Canım nasıl uyumak istiyor bilemezsiniz, öğlen uykularını hiç de sevmezdim çocukken. Zorla yatırırdı annem beni. Yatmamak için her şeyi yapardım. Ama şimdi kaçımız özlemiyoruz öğlen uykularını?
Yemek yemek eziyetti. Zorla tıkılırdı ağzımıza. Şimdi göbek eritmek için paraları saçıyoruz çoğumuz.
Eve girmek istemezdi canım. Sokak çocuğu gibi yat deseler sokakta yatardım. Şimdilerde ise ahhh keşke eve gitsem diye can atıyorum can.
Ders çalışmak hiç gelmezdi içimden yada kitap okumak falan. Şimdi gelişmek, geliştirmek için bir oda dolusu kitap okuyorum canı gönülden.
Küçükken en çok istediğim şeydi büyümek. Şimdi ise en çok istediğim şey küçülmek! Ah keşke çocukluğuma geri dönebilsem. Her şeyi başa sarabilme ihtimali olabilse keşke.
Erkekler yada. Erkekler denildiğinde o zamanlar aklımıza ilk gelen şey saçımızı çeken, haylazlık yaramazlık yapan pek haz etmediğimiz kişilerdi. Ama şimdi öyle mi? Hiç oluyor mu onlarsız?
Küçükken yolculuk yapmayı hiç sevmezdim. Ekstra sıkıcı gelirdi bana uzun yollar. Fakat şimdi en sevdiklerim kategorisine bile ekleyebilirim, seviyorum yahu yolculuk yapmayı.


Hepimizin vardır mutlaka; çocukken sevmediği ama büyüyünce çok özledikleri. Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadarcık.

4 Nisan 2010 Pazar

Hiçbir şeye değişmem-teşekkürler

"Atlantis'den Gelen Adam" filminde FBI ajanları Anthony Hopkins'i götürürken Hopkins arabanın içinden Bobby'ye "Seninle geçirdiğim zamanların bir dakikasını bile hiçbir şeye değişmem" diye bağırıyordu.
Bir dakikasını bile hiçbir şeye değişmeyeceğimiz yaşadıklarımız....

Hiçbir gücün bizden satın alamayacağı dakikalarımız...

Bırakın bir dakikayı, belki bir saniyesini bile değişmeyeceğimiz anlarımız, anılarımız, yaşadıklarımız...

Şöyle bir düşünün bakalım hiçbir şeye değişmeyeceğiniz anlarınızı.

Size özel olsun, size saklı kalsın ama değerini bilin yine de.
O anları paylaştığınız birileri de varsa teşekkür edeceğiniz,
Lütfen bunu söyleyin onlara.
Önce yazın sonra paylaşın ki bilsinler duygularınızı...
Umarım vardır böyle anlarınız.
Umarım birden oldukça fazladır sayıları. Yoksa neden ve nasıl yaşadınız ki bu hayatı diye sorarım size.

Bu yazıyı ben yazmadım int. gezinirken rastladım ve inanılmaz beğendim. Ne kadar güzel insanın etrafında “seninle geçirdiğim zamanların bir dakikasını bile hiçbir şeye değişmem” diyebilecek ve bununla ilgili teşekkür edebilecek kişilerin olması.

Aklıma gelen bu yazıdan biraz daha farklı ama yazmak istiyorum yine de. Evet şu yaşıma kadar beni üzen, mutlu eden, kızdıran, şaşırtan, heyecanlandıran… birsürü insan oldu hayatımda. hepsine teşekkürler.



İlk önce Reşat Güner’e teşekkür ederim; Uzun zaman önce yanımızdan ayrılmış olmana rağmen  gözlerini hep üzerimizde hissettiğim, yaşarken de melek olan, gülen yüzlü, dünyanın en güzel gözlerine sahip olan, herşeyim. Seni o kadar seviyorum ki. Beni hep izlediğini, gördüğünü, yanımda olduğunu biliyorum. Beni sevdiğin, bana canım dediğin benim canım olduğun için. ilk aşkım olduğun, beni koluna takıp gezdirdiğin, gecenin 2sinde sırf ben istiyorum diye marketi açtırıp bana m.suyu ve gofret aldığın için. kendimi yanında prenses gibi hissetmeme izin verdiğin, bana prensesmişim gibi davrandığın için. ilk göz ağrısı olmanın vermiş olduğu mutluluğu ve rahatlığı hissettirdiğin, bana sımsıkı sarıldığın, beni koşulsuz sevdiğin, şımarttığın, şımarmama hep izin verdiğin için. beni hep çok sevdiğin en çok sevdiğin, benim farklı olduğumu, beni ayrı tuttuğunu beni her şeyden çok sevdiğini bana hissettirdiğin için. ağlamama, üzülmeme dayanamadığın, benim için hep en iyi olanı düşündüğün Reşat Güner’in torunuyum deme gururunu ve ayrıcalığını bana yaşattığın için. Büyükbabam olduğun. Her şey olduğun için. çokçokçok teşekkür ederim sana bitanem.


Reyhan Güner’e teşekkür ederim; Beni 9 ay boyunca karnında taşıdığı, beni doğurduğu, büyüttüğü, sevdiği sevgisini hiç esirgemediği için. Canım dediği, canından çok sevdiği için. Bana en sevdiğim yemekleri yaptığı, beni el üstünde tuttuğu, canım olduğu, yaptığım tüm şımarıklıklara huysuzluklara rağmen beni sevmekten hiç vazgeçmediği, hep benim iyiliğimi düşündüğü, beni bir arkadaşı gibi dinlediği, benimle gezdiği, bana sımsıkı sarılarak uyuttuğu için. Daha ağzımdan bir kelime çıkmadan ne söylediğimi anladığı, ileride dönüşmekten gurur duyacağım kadın olduğu için çokk teşekkür ederim annem.

Ahmet Güner’e teşekkür ederim; Benim babam olduğu için, beni canından daha fazla sevdiği, bana kıyamadığı 1 damla gözyaşıma dayanamadığı için. Gece üzerimi örttüğü, bizim için çalıştığı çabaladığı için. hak ettiğimden çok daha fazla imkanları bana sağladığı önüme mükemmel pürüzsüz bir yol çizdiği için. her dediğimi yaptığı, şımarıklıklarımı görmezden gelip beni herkesten çok sevdiği bunu bana hissettirdiği için. babaların şahı olduğu için, beni maça götürdüğü, bana sımsıkı sarıldığı için, annemi bulup benim dünyaya gelmemi sağladığı için. benimle eğlendiği, beni eğlendirdiği, lunaparkta bana oyuncaklar kazanıp benim kahramanım olduğu için. canım olduğu için. sana ne kadar teşekkür etsem az babacım.

Sinem ’e teşekkür ederim; Hep beni düşündüğü, benim için en iyi olanı istediği, zor zamanlarımda yanımda olduğu, beni ben olduğum için sevdiği, tüm mutluluklarımda yanımda olduğu, benimle beraber ağladığı için. Bütün sırlarımı anlattığım, bütün sırlarını anlattığın için. Sabaha kadar dertleştiğimiz, beraber keyifle vakit geçirdiğimiz, akıl hocam olduğu, bana ablalık yaptığı, onu ne kadar üzersem üzeyim bana kızmadığı küsmediği için. Çılgınlıkların kızı olduğu için, aklına eseni yaptığı, cesaretine hayran kaldığım için. pamuk gibi bir kalbi olduğu için. her şey için çok teşekkür ederim meleğim.

Mete’ye teşekkür ederim; Benimle oyunlar oynadığı, elimi hiç bırakmadığı için. beni tüm arkadaşlarıyla tanıştırdığı, çocukluk aşkım olduğu, denizden korksa bile sırf ben istiyorum diye benimle denize girdiği için. bana dondurma aldığı, oyunların sonunda beni kapımın önüne kadar getirdiği, beni öptüğü, sevdiği, izmiti çekilir kıldığı için. Yazın gelişini iple çekmeme neden olduğu, izmitin en güzel yanı olduğu için. her yaz beni beklediği, bana böyle masum ve güzel bir sevgi yaşattığı, eskiye gülümsetip özlettiği için çok teşekkür ederim.

Aslı Duralioğlu’na teşekkür ederim; Dostum, çocukluğum, hayallerim, her anım da yanımda olduğu, benimle beraber ağlayıp benimle beraber güldüğü için. anlara anlam yüklediği için. hayallerimde olduğu hayallerinde olduğum için. 4 yaşımda evcilik oynadığım, ilk aşkımı dinlediği, lise arkadaşım olduğu, kanbağı olmadan nasılda kardeş olunabileceğini öğrettiği için. ona her koşulda güvenebildiğim, onunla sabahlara kadar konuşup hiç sıkılmayacağım için. tüm huysuzluklarımı, şımarıklıklarımı görmezlikten gelip beni çok sevdiği için. bana hep güvendiği çok güvendiği için. 22 yıldır her an hep yanımda olduğu için. aybikem olduğu için. teşekkür ederim.

Damla Canca’ya teşekkür ederim; Sıcakkanlılığı, sevgisi, güveni için. evinin kapılarını sonuna kadar açıp evini evim, ailesini ailem yaptığı için. sırf ben istiyorum diye beni yalnız bırakmamak adına sabahın 5 inde bize geldiği için.  tüm sırlarını bana anlattığı, tüm sırlarımı anlatabildiğim için. canım  ne zaman sıkkın olsa hep yanımda olacağını bildiğim, ne zaman istesem benimle içip kör-kütük sarhoş olduğu, benimle gezdiği, tüm saçmalıkları yapabildiğimiz için. ağzımdan 1 kelime çıkmadan ne söylemek istediğimi anladığı için. her zaman doğal, saf ve çocuk kalabildiği için. ruh eşim olduğu için.

Necmiye Dereli’ye teşekkür ederim; Benim canım olduğu, kardeşim diyebileceğim 2. insan olduğu için. her zaman iyiyi doğruyu söylediği, onu ne kadar kızdırırsam kızdırayım bana küsmediği, huysuzluklarımı şımarıklıklarımı görmezlikten gelip onun için çok zor olsa dahi benimle arkadaşlık kurup en yakınıma kadar gelebildiği için. canım ne zaman sıkılırsa gece saat kaç olursa olsun benimle sabahlaraa kadar gezdiği, k.d konserlerinde benimle avaz avaz bağırıp deli gibi tepindiği için. kimsenin bilmediklerini bana anlattığı, evinde evim gibi rahat ettirdiği için. ona koşulsuz güvenebildiğim, kardeşim diyebildiğim, yeri geldiğinde benimle hüngür hüngür ağlayıp omzunda kendimi güvende hissettirdiği için. kardeşim olduğu için. canım olduğu için. Dostum olduğu için. her şey için çok teşekkür ederim.

Tolga Dikmenli’ye teşekkür ederim; Senden o kadar çok şey öğrendim ki. İyi ki varsın sen. Beni çok sevdiğin, çok güvendiğin, iyi bir dinleyici olduğun, ihtiyacım olduğu her an yanımda olduğun için. telefonlarını açmadığım, seni çoğu kez ektiğimde dahi bana kızmadığın küsmediğin için. sürekli arayıp seni unutmama izin vermediğin için. bir erkeğin yapabileceği tüm pislikleri yaptığın ve bunları bana anlattığın o an seni öldürmek istesem bile sana kızamadığım için. gerekli-gereksiz her konuda bilgi sahibi olduğun ve istemesem de bunları öğrettiğin için. beni sürekli basket maçlarına davet ettiğin, seni eksem de beni çok sevdiğin için. arkadaşlığını, dostluğunu esirgemediğin için. seni zaman zaman üzsem de bende seni çok seviyorum tolga.

Nurdan K.h.o’na teşekkür ederim; Nurdişim benim, ilkokulun ilk günü sıra arkadaşım olduğun, bana güvendiğin, beni çok sevdiğin için.  sarhoş olduğumda beni sakinleştirdiğin, evden kaçmama izin vermediğin için (sarhoşken, ahaha) şaka maka ama o gece sen olmasaydım soluğu kadıköyde alıyordum.  Ahaha. Bırak beni nurdan, ben onun yanına gidiyorum. Seni hep size geliyorum diye kandırsamda bana kızıp küsmediğin için. çocukluk maceralarımı sürekli anlatıp, ne manyak bir çocuk olduğumu dile getirdiğin, bunları anlatırken beni hayretler içinde bıraktığın ve sinir ettiğin ama her şeye rağmen seni çok sevdiğim için. pamuk kalbin, iyi niyetin, çocuk yanın için. kuznim olduğun için. muckkkkk.

Mehmet E. Bal’a teşekkür ederim; Tanıdığım nadir mükemmel insanlardan olduğun, iyi ki varsın diyebildiğim için. her zaman bana akıl verdiğin, benim için en iyiyi istediğin, en iyiyi düşündüğün için. yanında kendimi çok güvende hissettirdiğin, seninle konuşmak seninle dertleşmek bana çok iyi geldiği için. tuhaf hallerimi düzeltmeye çalıştığın, insanlara laf sokmamayı öğrettiğin, zaman zaman susmanın en güzel cevap olduğunu sonunda anlamamı sağladığın için. teşekkür ederim mehmetcmm

Eren Köter’e teşekkür ederim; atrapos! İhtiyacım olduğu her an onu arayabileceğim, ne zaman istesem yanımda olacağını bildiğim için. kötü gün dostu olduğu, pamuk kalbi ve sevecenliği için. her akşam bizi zorla bir yerlere götürdüğü, bütün dertlerini bana anlattığı, bana çok güvendiği için. Burger King=Eren olduğu, onun kadar yemek yemeyi seven başka bir insan tanımadığım –ki muhtemelen de tanıyamayacağım için. canım diyebileceğim birinin erkek arkadaşı olduğu için, gerçi bu ilişkide payım çok büyük ama! Neyse. Teşekkürler erencim

Cem K. İskender’e teşekkür ederim; Canım, çılgın arkadaşım, eğlence adamım olduğu için.  Arkadaşım olduğun, ilk başta senden nefret etsem de sonralarında bunu sana itiraf edebilecek kadar çok sevebildiğim için seni. M.city=buz pateni= cemmm olduğun için.  havuza girmeden yüzme öğretebildiğin, lafını hiç esirgemediğin çatır çatır söyleyebildiğin için. sevgini mükemmel gösterebildiğin, yanında çok eğlendiğimiz nadir adamlardan olduğun için. eğlence ortam adamım benim. Ahaha. Seni seviyorum annnemmmmmmm.

Sam Soetan’a teşekkür ederim; bana onu tanıma fırsatı verdiği, farklı olmanın hiç de  utanılacak bir şey olmadığını öğrettiği, ufkumu genişlettiği, beni hep sabırla dinlediği, bilmediklerimi öğrettiği için. insanlığı, sabrı, insanları sevmeyi, pamuk kalbi için. projelerde destek verdiği, beni çok güldürdüğü için.


Jordan’a teşekkür ederim; arkadaşlığı, sevgisi, mükemmel gülümsemesi için. Türkçe öğrenme çabaları ve azmi, onu tam unutacakken hep mail attığı, İngiltere de olsa bile kendini hep hatırlattığı unutturmadığı için. domates sebze mi meyve mi? 1 yıl bunu benimle tartıştığı, en az benim kadar inatçı olduğu, öğrettiği her şey için. iyi ki tanımışım diyebildiğim için, zaman zaman aklıma geldiği onu çok sevdiğim için.

David’ e teşekkür ediyorum; lanet olası hatta götün teki olarak sinirlerimi güçlendirdiği, onu gerçekten öldürmek istediğimde defolup ülkesine gittiği için. hayatımda tanıdığım en lanet en beter en uyuz en aptal en salak beni en sinir eden adam olduğu için. ara sıra mail atıp sınırlerımı tavan yapsa da şükür ki burada değil. Canın cehenneme lanet olası. Bir daha asla görüşmemek dileğiyle.

Lütfiye Ulutuncel’e teşekkür ederim; Bana benden çok inanıp güvendiği, üzerinden kalkamayacak sorumluluklar verip bunları başarmamı sağladığı için. Beni çok sevdiği, çok güvendiği, beni herkesten ayrı tuttuğu, benim farklı olduğumu inandırdığı için. Beni koruyup kolladığı, bir anne, bir abla sabrı ve şevkatiyle bana yaklaştığı için. Mükemmelde olsa mütevaziliği ile beni kendine hayran bıraktığı, dünyada iyi niyetli insanların olabildiğine inandırdığı, onu tanıma ayrıcalığını bizlere yaşattığı için.  İyi ki tanımışım dediğim nadir insanlardan biri olduğu için, ne zaman başım sıkışsa hiç tereddütsüz kendisini arayabileceğimi bildiğim, ve bu güveni bana verdiği için. Çok çok çook teşekkür ederim hocam, sizden o kadar çok şey öğrendim ki. aa unutmadan, inanılmaz güzel bir bayandır ayrıca kendileri.. :)) 

Muammer Rüzgar’a teşekkür ederim; Beni çok sevdiği, bana hep inandığı, halimi hatrımı sorup beni sadece bir öğrencisi değil de bir birey olarak gördüğü değerlendirdiği için. matematiği bana sevdirdiğiniz, illa ki her ders 40. sırada ki tahtaya gelsin diyerek 1 yıl boyunca hergün bana soruları çözdürdüğünüz için. 10 numara hocasınız, çok seviyorum siziiii.
Gökhan Fitoz’a teşekkür ederim; beni aynı anda hem kızdırıp hem güldürebildiği için. onu çok sevdiğim aynı anda nefret ettiğim, yanında aşırı eğlendiğim, çoğu zaman kavgalar ettiğim, eğlencenin dibine vurduğum tavlayı öğrettiği gün onu yendiğim için. bana aşırı benzeyip aynı zamanda tam zıttım olduğu için. hayatımın her döneminde yanımda olacağını bildiğim, ona çok güvendiğim, iyi bir sırdaş iyi bir arkadaş yada abim olabildiği için. attığı gereksiz mesajlarla çoğu zaman beni sinir etse dahi onu bu kadar çokk sevebildiğim için. her şey için çok teşekkürler.

Kaya Peker’e teşekkür ederim;  heyecandan yüzümün kızarmasına, kalbimin yerinden fırlayacak gibi olmasına sebep olduğu, benimle konuştuğu, sarıldığı, resim çektirdiği ve beni aşırı mutlu ettiği için. haftasonumu böylesi mutlu geçirmemi sağladığı için. telefonuma her baktığımda gülümsettiği, maçlarda heyecanlandırdığı, basketbolu sevdirdiği, tatlı gülümsemesi , sıcakkanlılığı ve doğallığı için. herşey için çok teşekkürler Kaya. ama çok yakışıklısın ki. ah ahhh yanii!! bi daha ki efes maçında görüşmek dileğiyle.

Mehmet A. Türkölmez’e teşekkür ederim; Beni çok sevdiği, bana değer verdiği, beni çok önemsediği, abim olduğunu hissettirdiği için. her zaman yanımda olduğu, hep yardımcı olduğu, beni ben olduğum için sevdiği, tatlı defne’nin babası olduğu, arada kanbağı olmadan onu abim kadar çok sevebildiğim için.  iyi ki seni tanımışım, ve hep ol.

Alkan Ateş’e teşekkür ederim; Bazıları vardır insan onların hep yanında, hep hayatında olmasını ister. Hep yanında olamasa da sadece sesini duymak bile güven verir ya hani  işte Alkan da aynı öyle benim için. çok özel çok ayrı. Gece yarısı bizimle tenis oynayan, 8 de arayıp 9 da kahvaltıya gelen,  onunla konuşunca kendimi iyi hissettiren, iyi k, tanımış dediğim nadir insanlardan alkan. Öğrettiğin, içinde olduğun her şey için çok teşekkür ederim. Enn kısa zamanda yine gel kahvaltılarımıza devam edelim. Özleniyosun ama, ona göre. Ahahah.

Esra Nalcacı’ya teşekkür ederim; hayatta tanıdığım en manyak diyebileceğim en uç insanlardan olduğun, seni aşırı sevdiğim, çok güldüğüm, çok eğlendiğim, bizde kaldığın, sabahlara kadar dedikodu yapıp saçma sapan konuşmalarımız için. gece yarısı yürüyüşlerimiz, ovit maceralarımız hatırladığım tüm güzelliklerde bulunduğun için. bende olmayan beni kıskandıran aşırı cesaretin için, cırtlak sesin, tatlı yüzün benim bitanecik esroşum olduğun için. seni bu kadar çok sevebildiğim için. bitanem benim çokçokçok seviyorum seni. Her şey için çok teşekkürler.

Tuncay Şanlı’ya teşekkür ediyorum; Lise zamanlarımı renklendirdiği için. her akşam arayıp gereksiz muhabbetler yapıp, ertesi güne malzeme çıkardığı için. günümün nasıl geçtiğini merak ettiği, Tuğba ve benle çok güzel konuştuğu, selda’yı hep terslediği, hatırladığımda çok güldüğüm için. bize maç analizleri yaptırdığı, gol attığında çok sevindiği, çok iyi oynadın dediğimde böbürlendiği için. ahahah. Tam zamanında hattını kapattırıp eğlenceyi tadında bıraktığı, ama onu iyi hatırlayabildiğim için. Fenerbahçe de oynadığı için. teşekkür ederim.

Selda Karaçöl’e teşekkür ederim; Lise zamanımı keyifli kıldığı, benimle gezip eğlendiği, beni zaman zaman kızdırsa da sonrasında kendini hemen affettirdiği için. sabahın köründe yada gece yarısı saçma sapan msjlar atarak beni güldürdüğü için. sarıyerde olduğu, ne zaman arasam yanımda olabileceğini bildiğim,  4 yıl boyunca tüm saçmalıklarını dinlediğim, kendine duyduğu tarifsiz özgüven ile helal olsun diyebildiğim için. hep sevdiği hep sevildiği, hep özlediği hep özlendiği için. çirkin sesiyle durmadan şarkı söyleyip, ona ne dersem diyeyim hiç kızmadığı için. manyak gibi araba kullanıp ilk kez beni hızdan korkuttuğu Seldacım azıcık yavaş git desem de kendi bildiğini okuduğu fena halde kafa olduğu, ama onu çokk sevdiğim için. bana kattığı, öğrettiği her şey için.  hayata farklı pencerelerden bakmamı sağladığı, beni hep güldürdüğü için. hep doğal kalabildiği, kıskançlık nedir bilmediği, herkes için iyi düşünebildiği, hep aklımda olduğu güzel yüzünü özletmediği ve onu bu kadar çok sevebildiğim için. seni bennn yerim kii :)

Fulya Mert’e teşekkür ederim; yeryüzünde kanatsız meleklerinde olabildiğine beni inandırdığı için, hiç kötü düşünmediği, güzel yüzü hep güldüğü, beni çok sevdiği, çok güvendiği, varlığı bana cesaret verdiği için. hayatta güzelliklerinde sonsuz olabileceğine inandırdığı için. insanları sevmeyi öğrettiği, ani çıkışlarımı frenlediği, beni hep rahatlattığı, hep yanımda olduğu, çok iyi bir dost olduğu için. sivri dilimi törpülediği, ben daha ağzımı açmadan gözleri dolduğu, mükemmelde olsa mütevaziliğiyle herkesi kendine hayran bıraktığı bana kattığı öğrettiği sevdirdiği her şey için. lost çılgınlığımı bilip dvd lerni bana bulduğu için. melek olduğu için.

Ayda Uzun’a teşekkür ederim; 1 yıl boyunca aybikem sana bir şey sorabilirmiyim diyerek yanıma gelip bana hep bir şeyler sorduğu, okuduğu tüm kitapları bana anlattığı, sevdiği şarkıları hemen paylaştığı, yanında çok rahat ettirdiği, bu aralar kendini fazlaca özlettiği, zamanla en yakınıma kadar geldiği, güzel arkadaşlığı için. ufkumu genişlettiği için. çok teşekkürler aydacım.

Merve Oğuz’a teşekkür ederim; ilk karşılaşmamızda ikimizde birbirimizden pek hoşlanmasak da zamanla en yakınıma kadar gelebildiği, en özelini bildiğim, en özelimi bildiği için. wentworth miller hayranlığımız ve ona büyük aşkımız, birçok ortak noktamız olduğu, onu çok sevdiğim, fikirlerine önem verdiğim, fikirlerime önem verdiği için. yasakları delmemiz, onunla çok eğlenmemiz  ve saçma sapan şeyler yaparken o içten gülüşlerimiz için. onu bu kadar sevebildiğim için. başımın belası olduğu için. ahaha.






3 Nisan 2010 Cumartesi

h.g bahar

Yaz mevsimi çok başkadır benim için. Yaz insanıyım ben kış bana göre değil. Sıcacık olacak heryer, ışıl ışıl olacak. O yüzden yaz mevsimi özeldir benim için ama yazı getiren yazın habercisi ilkbahardır ki o yüzden ilk teşekkürüm bahar mevsiminedir hep. Gülümsememe ilk sebep odur önce. O olmasaydı yaza ulaşmak ne mümkündü.
 Saatlerin ileri alınmasıyla beraber, 19.30 da hala gökyüzünü masmavi görmek inanılmaz keyif verici. Nisan yağmurları meşhurdur  ama baharı oldukça hissettirir bize, hakkını yememek lazım şimdi. Seviyorum baharı, mutluluk veriyor bana. Artık lahana gibi kat kat giyinmeyeceğiz, yihhuu. Ellerimiz donmayacak buz gibi havalarda. Sabah erkenden kalkmak artık işkence olmayacak! hava hemen kararmayacak. Güneş iyice hissettiriyor bu günlerde kendini. Yağmur sık sık yağsa bile ardından çıkan gökkuşağı adeta içimize işliyor. Sokakları daha canlı görebiliyoruz, her yer daha ışıl ışıl. Ağaçlar bembeyaz giysilerini giymeye başladı ve yakındır üzerleri rengarenk çiçeklerle, meyvelerle dolacak.
Açılışların dönüşlerin mevsimidir bir de bahar. Önce ağaçlar çiçek açar, ardından meyveler… İnsanlar kalın giysileri atar ve incecik giysilere kavuşur, açılır saçılır.  Kuşlar artık geri döner, yazın habercisi olduğundan insanın içine umut falan dolar. Yeni kararlar alınır bu güzel mevsimde, yeni başlangıçlar yapılır. Umutların mevsimidir. Herkes mutludur, sever mutlaka baharı.
Evet ben seviyorum çok seviyorum baharı. Hoş geldin ve iyi ki geldin.
Artık kalın giysiler giymiyorum, çizmeler kalın çoraplar giymiyorum. Gökyüzünü daha fazla seyredebileceğim. incecik bluzlarla en kötü ihtimalle ince bir hırkayla gezebileceğim. Vapurda açık alanda üst katta oturabileceğim. Güneşi tenimde çok daha fazla hissedebileceğim. Kapalı alanlara mahkum olmayacağım. Daha çok gezip daha çok eğlenip herkese daha fazla vakit ayırabileceğim. Seviyorum işte seni güzel mevsim. Çok az kaldı biliyorum artık denize de gidebileceğizzz. Sadece 2 ay. yihhuuuuuuuu!!!

turuncu örtümüz

Benim için gerçekten ilk bu. Evet yazı yazmayı oldukça severim, yazarım da sürekli ama bu kez bir değişiklik yapıp yazımı ilk kez canlı biri yada ruh hallerim dışında bir objeye ithaf ediyorum.
Evet benim için yerin apayrı, çok başkasın, çok özelsin.
Senin yanında o kadar kendimim ki.  Tüm konuşmalarımızda sen yanımızdasın. belki sen söz alamıyorsun, fikirlerini bize söyleyemiyorsun ama bize çok iyi geliyorsun. İlklerimizin tümünde sen vardın. Ne zaman Aslılara gitsek illa sen orda bir yerden bakarsın bize. Neler neler biliyorsun sen. Kimseye anlatamadıklarımızı, en özelimizi, ilk gözyaşları, en mutlu anlarımızı… En mutlu olduğumuzda hemen üzerinde yerini alır başlardık anlatmaya kahkahalar eşliğinde. Ya da gözaltlarımız şişene kadar senın yanında ağladık. Ahh ahh o kadar çok şey biliyorsun ki. Aslı , Merve, ben ve olmazsa olmazımın sen. O kadar basit değilsin işte. Çok fazla anlam yüklenebilir sana. Benim için o kadar ayrısın ki, değişmem seni kimselere. Onca anı, onca hikaye, mutluluklar üzüntüler… hepsini  senin yanında anlattık biz, her şeye tanıksın. Bizi en az bizim kadar iyi tanıyorsun.  Suatı ilk kez senin yanında anlattı aslı bize, Mervenin üni.  sevincini yine seninle yaşadık. Adı lazım değil yaşı 23:) bunu da ilk kez senin yanında anlattım, o şarkıyı bağıra çağıra senin yanında söyledik.  En beklenmedik anlarda o mesajlar senin yanında geldi, asla dediğimizde telefon yine senin yanında çaldı. Üşüdüğümüzde bizi sen ısıttın, enerjini bize verdin.  Türlü türlü ruh hallerinde sen hep ordaydın, hiç sıkılmadan bıkmadan dinledin bizi. Arkadaşımızsın bizim. Aramızda esprisi var hatta. Aslı evlendiğinde seni de yanında getirecek ve bize seninle bir oda hazırlayacak. Yoksa olmaz!!! İlk aşklara, gözyaşlarına, heyecanlara, kızgınlıklara, mutluluklara, en gizlilere en özellere her şeye tanıksın sen.  Sen sen çok başkasın sen! Evet senden bahsediyorum sevgili  turuncu örtümüz. Komik gelebilir bir çok kişiye hatta saçma bile ama, kimin ne düşündüğü inan umrumda değil.  Bizz seni çokk seviyoruzzz.
İyi ki varsın sen. Hepp ol, daha sana anlatacak çokk şeyimiz var. Bizi daha çok dinleyeceksin. Canım turuncu örtümüzz :)

1 Nisan 2010 Perşembe

Nisan1

Kendimi bildim bileli yapılır şu 1 nisan şakaları. Ha gereklımıdır, orası tartışılır. Şaka nedir önce onu bir ele alalalım bence. Şaka yapanın ve yapılanın mutlu olacağı suratlarında tebessüm oluşturacağı bir şeydir. Ama gel gör ki benim milletimde nisan 1 şakaları eşek şakaları ya da milletin yüreğine indirmek, ödünü patlatmak olarak algılanıyor. Şakayı yapan için sorun yok ama yapılan için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. şakanın "evrensel günü" eşek şakalarının hoşgörü ile karşılandığı bir zaman kısaca 1 nisan. Evet zamanında bende bu saçma ötesi şaka furyasına kapılmadım değil. Bana komik gelen ama karşımdakının yüreğine inen gereksiz şakalar yaptım. Ama eskide kaldı onlar çocukluk deyip geçelim. Bana da gayet salakça şakalar yapıldı tabi. Zamanında çokk istediğim merakla sonucunu beklediğim bir şey için olumlu cevap aldım ama sonra gereksiz bir nisan 1 şakası olduğunu öğrendim. Ne oldu yani çok mu mutlu oldun beni bu kadar üzünce sinirlendirince. Tepkim sadece gerizekalısın demek oldu. Hala hatırladıkça kızarım. Evet o yüzden ben hiç sevmiyorum bu günü, bana da yapılmasın böyle şakalar bende kimseye yapmayayım. İlla da şaka yapacaksan da ikimizin de güleceği eğleneceği bir şey olsun.  İlkokul zamanlarında sandalyelere sakız falan yapıştırırdık, ya da sandalyeleri falan çekerdik. Bir de lise zamanında 1. sınıf falandı herhalde, görünmez kalemler vardı. Yani ışıkta yazdığın hiçbir şey gözükmüyor ama karanlıkta parlıyor resmen. Bende arkadaşıma dedim ki gel sana alnına masaj yapayım. Alnına kocaman Enayi yazdım ve kızı kolundan çekiştirerek tenefüste koridora sürükledim. Suç ortağım aslı da koridorun ışıklarını kapayınca kızın alnındaki enayi yazısı kocaman parladı. Herkes nasıl gülüyor tabi, nasıl eğleniyoruz. Biz eğleniyoruz da Pervin hiç de mutlu değil tabi. Sözde 1 nisan şakası yaptık işte. Yuhh bana nasıl birini böyle utandırarak, küçük düşürerek eğlenebilmişim ki. Yazık ama çok gereksizmiş meğer, bir insanı rezil ettiğimizi düşünerek bununla eğlenebilmemiz de çirkin aslında. rezil olsun, olmasın. hissetsin, hissetmesin. çirkin işte. şaka, birini korkutmak ya da rezil etmek olmamalı kesinlikle. Şimdi hatırladıkça o zamanı kendimden utanıyorum resmen. İlla da bir şeylere gülmek istiyorsak açıp komik bişiler falan izleyelim. Yada illa ki kendimizi nisan 1 de şaka yapmak zorunda hissetmeyelim. Bugün ben hiç kimseye şaka yapmadım ve kimsede bana en azından beni kızdıracak boyutta şakalar yapmadı.
sonuç: herşeyin bokunu çıkardık, bari 1 nisanın bokunu cıkarmayalım. güzel güzel, kırıcı olmayan  şakalar yapalım.

29 Mart 2010 Pazartesi

Küçük Prens


Kesinlikle herkes okumalı..
Şimdi size Küçük Prens’ten bahsedeceğim. B 612′de yaşayan, gülünü çok seven, her sabah gezegenindeki sönmüş ve sönmemiş volkanlarını temizleyen, uçuşan atkılı Küçük Prens’ten…
Antoine De Saint Exupery’nin yazdığı ve mutlaka okunması  gereken bir baş ucu kitabı Küçük Prens.
Fransız ve dünya edebiyatının en değerli kitaplarından biri olan, içinde bir hayat felsefesi barındıran bu kitap her ne kadar bir çocuk kitabı gibi görünse de aldanmayın. Onu en iyi tanımı “tür dışı” olmalıdır. Rivayete göre yazar kitabı ilk başta oldukça kalın bir roman olarak yazmış ama daha sonra kitabı kısaltmış ve sadeleştirmiş. Bu haliyle Küçük Prens’i okumak kolaydır ama etkisinden kurtulmak için ömür yetmeyebilir.Kitapta bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılıyor. Sahra Çölüne düşen pilot Küçük Prensle karşılaşır ve daha sonra Küçük Prensin kendi gezegeni, gezdiği diğer gezegenler ve gülünün hikayesini okuruz.
Fransız yazar Antoine De Saint-Exupery’nin tüm dünya çocuklarına armağanıdır bu eser. Yazar, ithaf kısmında eserini büyük birine adamış olduğu için, çocuklardan özür diler. Ancak, daha sonra bu adayışını düzelterek eseri, aynı kişinin çocukluğundaki haline ithaf eder. Belki de bu, eserin sadece çocuklar için değil, çocukluğunu içinde bir yerlerde koruyan yetişkinler için de bir başucu kitabı olmasına dair bir öngörüdür. Eser, yazıldığı 1946 yılından beri birçok dile çevrilmiş, okunmuş ve sevilmiştir. 

Çocukluğunda, okuduğu bir kitaptan esinlenerek resimler çizen, ancak büyüklerin resimlerini anlayıp takdir etmemesi sonucu pilot olmaya karar veren anlatıcı, yine uçağıyla bir yolculuktadır. Uçağıyla bir çölün üzerinden geçerken, uçağının arızalanması sonucu ıssız gölün ortasına iniş yapmak zorunda kalır. Etrafta canlılık eseri yoktur ve pilotumuzun canı fena halde sıkkındır. 

İşte tam burada girer küçük prens
 pilotun hayatına. Aralarında garip diyaloglar başlar. Pilot Küçük Prens’e buraya nasıl geldiğini, kim olduğunu sorar. Fakat küçük prens daha meraklıdır ve soruları umursamadan kendisi sorular sormaya başlar. Pilottan kendisine koyun çizmesini ister ve pilotun çizdiği hiçbir koyunu beğenmez. Zaten yeterince bunalmış olan pilot, en sonunda üzerinde delikler olan bir kutu çizer ve “işte koyunun bunun içinde” diye kestirip atar. Ancak küçük prens bu resimden çok hoşlanır ve aradığı koyunun bu olduğunu söyler.Pilotla aralarında bir dostluk başlar. Küçük Prens çok küçük bir gezegende yaşamaktadır. Gezegeninde minicik yanardağlar bile vardır. Küçük prens, onların etrafını düzenli olarak süpürmekte ve gezegenden ayrılması gerektiğinde üzerlerini birer koniyle kapamaktadır.  Çünkü onun gezegeninde bitkiler ve çiçekler de vardır ve herkes bir arada yaşayabilmeli, kimse kimseyi rahatsız etmeden kendisi olabilmelidir. Küçük Prens’in gezegeninde, tohumu çok uzaklardan geldiği belli bir çiçek açar bir gün. Küçük Prens çiçekle konuşmaya başlar ve konuştukça çiçeğin çok kolay bir çiçek olmadığını, nazlı, kaprisli, zor beğenen bir çiçek olduğunu anlamaya başlar. Bununla birlikte çiçeğe büyük bir özen gösterir ve onu korur. Kendini ifade etmekte zorlanır. Çiçeğin kırıcı tutumundan incinir ve kendini iyi hissetmek için gezegenden bir süreliğine uzaklaşarak bir seyahate çıkmaya karar verir. Ve hikayemiz bu şekilde devam eder.Açıkçası kitapla ilgili söylenebilecek çok fazla şey yok, mutlaka alın ve okuyun derim. Sevmek, bağlanmak, beğenilmek, bilgelik, önyargı , sorumluluk gibi pek çok konu işleniyor. Yazılıp yazılabilecek en güzel kitaplardan biri olan bu kitabın yazarı Saint Exupery, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla Sahra Çölüne uçar ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransada çok sevilen Küçük Prens 5 franc’ların üzerine basılmıştır. Kitapla ilgili anekdot çok, birkaç alıntıyla noktalayalım.
“Eğer insan bir çiçeği seviyorsa ve milyonlarca yıldızın üzerinde bu çiçekten yalnızca bir tanecik varsa, yıldızlara uzaktan bakmak bile bu insani mutlu etmeye yeter. Çünkü insan kendi kendine ‘işte benim çiçeğim oralarda bir yerde’ diyebilir.”
“Eğer büyüklere, “Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı: pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var,” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “yüz milyonluk bir ev gördüm,” dersiniz, işte o zaman size, “oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.”
“Sen de kendi kendini yargılarsın, diye karşılık verdi kral. En zoru da budur. İnsanin kendini yargılaması başkasını yargılamasından daha zordur. İyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilge olduğunu kanıtlamış olursun.”
“İnsanların arasında da yalnız kalır insan.”
“..Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o..”
” Senin oradaki insanlar, dedi Küçük Prens, bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ama yine de aradıklarını bulamıyorlar. Aslında aradıkları tek bir gülde, ya da bir damla suda bulunabilir. Ama kördür gözler. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçekleri görebilir.”

27 Mart 2010 Cumartesi

1sarhoş 2 sarhoş :)

Aslında uzun zaman önce olması gereken bir buluşmaydı bu. Evet damlalarda kalacaktım. Ona ne kadar kızsam da hatta uzun bir süre birbirimizi çok ihmal etmiş olsak bile yeter yahu görüşme zamanı artık.  Damlanın erenden henüz ayrılmış olması, benimde fazlaca alkolümün gelmesi sebebiyle iyice bir kafaları bulmaya niyetlendik. Marketten içecekleri ve abur-cuburlar yüklendikten sonra 2. adres mutfaktı.  Canım arkadaşım damla da mutfak konusunda en az benım kadar kabiliyetsiz. Hatta öyle ki benim gibi pek beceriksiz biri  onun yanında oldukça  yetenekli sayılabilecek türden. Bizim için gayet sıkıcı ve zor olsa da bir şeyler hazırlayıp karnımızı doyurabildik. Sonrası oldukça eğlenceli.  Çerezler-içecekler ve volümü ultra yüksek müzikleri açarak gecemizi oldukça keyiflendirdik.  O kadar anlatacak şeyimiz varmış ki. Birbirimizin özelini o kadar bilmez olmuşuz ki.  Kimi zaman gülmekten, kimi zaman da hüzünden doldu gözlerimiz. Hem güldük hem içtik hem ağladık. Konuştuk konuştuk konuştuk. Ve her ne olursa olsun biz üstesinden geliriz, kaçmaz. Sıkı durun bunu da atlatacağız. Sadece biraz zaman.
Damla henüz 1. Miller da nasıl başarabildiyse sarhoş oldu. Çok merak ediyorum acaba bir insan 1.miller da nasıl kafa olur yahu? Ama öyle böyle değil, bildiğin kör kütük sarhoş. Baktım ki damlanın kafası alkolik kafası o zaman benim kendimi frenlemem gerekli. Yok çünkü bende damla kadar çabuk olmasa da anında kafayı bulanlardanım. Bu kez yanımızda nurdan falan da yok 
( hatırlayınız; bizim ev. Damla ve benim evden kaçma uğraşlarımız, zavallı nurdanın bize sahip çıkma çabaları, camları kapıları kitlemesi falan.)  o yüzdendir ki bu gece de aynı görüntüleri yaşamamak adına, ki aslında yaşasakta sorun değil de, bizi dizginleyebilecek kimse yok yanımızda sorun o yani.
Alkolün kanımıza fazlaca işlemesinden sonra gereksiz ve onca saçma tavır sergileyişimizin ardından  kısacıkta olsa sızıp kalmışız olduğumuz yerde. Hayatın ender güzelliklerinden olan uykuda  her güzel şeyin çabuk bitişinden ötürüdür ki hemencecik bitiverdi. 9 gibi saçma ötesi bir saatte kemerburgazda aldık bu kez soluğu.  Uykumuzun tamamen açılmasının ardından gayet sağlıklı kepekli sandwichlerimiz ve içeceklerimizle az kalorili bol lezzetli bir kahvaltı yaptık.
Bu arada nemciye ve damla yaklaşık 1 yıldır gereksiz bir konudan ötürü konuşmuyorlar. Damlanın dün ki sarhoş halini fırsat bilip ikisini barıştırmak haliyle bana düştü. Gece telefonda konuşup bu gün için birlikte planlar yaptık.  Kemerburgaz maceramızın ardından İstinye sahiline doğru yol aldık. Sımsıcak havada boğaz manzaralı terasımızda kahvelerimizi yudumladık güzelce. Ve ben damlaya saçma ötesi bir fal baktım.  İçinde binbir çeşit hayvanın ve shrek’in olduğu  ahaha. Evet uykusuzluğa reğmen bu gün güzel bir gündü. Rotamızı  bu kez de ist. parka  çevirdik. Neco barışla buluşmak için hazırlanmaya bizde doğru ist.parka.  bolca alışveriş yapıp para harcamanın verdiği tarifsiz bir hisle doldu içimiz. Ahah.
Bu arada sabahın köründe kemerburgazda gördüğümüz o çokkkkk yakışıklı çocuğu yaklaşık 6 saat sonra çirkin sevgilisiyle ist.parkta görmemiz günün bombasıydı.  Dünya gerçekten de küçük. Saatin hızla geçmesi üzerine ben Sarıyer damla da Bahçeköy semalarına doğru yola koyulduk. Hehe şuan evimdeyim. Alkollü, saçmalamacalı, bol gülmeli damla ve necolu bol gezmeceli çokk keyifli 1,5 günün ardından canım odamdaym. Özlemişmiyim yoksa evimi. Hihihihihi. Aa yarın maç var hadi bakalım. Yeneriz biz, kesin yeneriz. Hatta 1-0 diyorum ben. 1-0 olsun bizim olsun.

25 Mart 2010 Perşembe

Rüyalar 2*

Saçma rüyalar serim tüm hızıyla devam etmekte. Hayal gücü ultra güçlü geniş ve aşırı gelişmiş olan ben olayı abartarak rüya tanımını değiştirircesine olaya farklı bir boyut kazandırıp devamlılığı olan rüyalar serisindeyim şimdi de. Hatta öyle ki her gece baya bir merakla yatıyorum yatağıma, acaba bu gece neler olacak rüyamda diye. Yahu hangi insan dün gece gördüğü rüyanın devamını bu gece görebilir ki? ya da kimin bu enteresan rüyalar serisi bu kadar uzun ve kararlı bir devamlılık izleyebilir ki? Resmen normal hayatımın haricinde bir de hayal dünyamın yarattığı benle her gece rüyalar alemini ziyaret etmekteyim. Devamlılığı olan, sezon arasına girmeyen reklamların işgal etmediği bazen aşırı güzel  bazen de (-ki çoğunlukla) saçmalık ötesi bölümleri devam ediyor rüyalarımın. Oldum olası hayal gücüme hitap eden herşeye bayılırım, ki bu yüzdendir gördüğüm yaratıcılık sınırlarını alt eden, çoğu zaman şaşkınlıktan beni bile ters köşeye yatıran rüyalarımla baya bi mutluyum. Yaşadığım yerler, gördüğüm kişiler, güzellikler falan mükemmeller. Normalde hiçbir türlü olamayacak cinsten hani, olabilitesi falan da yok yani. Ama bu demek değil ki benim geniş hayal dünyam rüyalarıma girmesin, her gece başrolde beni oynatarak değişik maceralara sürüklemesin. Evet sevgili ben; gerçekten çok merak ediyorum bu gece neler olacak? dün en heyecanlı yerinde malesef ki uyanarak bölünen rüyam tıpkı dünkü gibi yine kaldığı yerden devam edecek mi? bu gece başrolde bana kim eşlik edecek? bu gece soluğu nerede alacağız? nereleri gezeceğiz, kimlerle karşılaşacağız da neler neler yapacağız? ne serüvenlere atılacağız?? hadi bakalım cevaplanmamış onca soru var. merakla uykumun gelmesini beklemekteyim, ahaha.

Kaan Sezyum "Hayat ve anlamı"

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.



off  tam off yani!!  yazık ama, sevdiğin birinin bir daha asla yanında olamayacağını bilmek. kabullenişi falan. "yani var ama, yok"  çok üzüldüm ki şimdi :(

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41

23 Mart 2010 Salı

Merve'ye


2 yaşımı henüz bitirmiştim ki sen geldin eve. Tek kız torun saltanatlığımı sallandırdın resmen, büyükbabamın canıydım ben, kimseyle paylaşamadığımdı --ki geldin bir şekilde. Buz gibi soğuk bi kış günü (günüymüş, doğal olarak hatırlamamın mümkünatı yok). Ne yalan söyleyeyim önceleri pek hoşlanmadım bu durumdan. Tek olmak özeldi güzeldi. Bir sürü artısı vardı, paylaşmak zorunda değildim ki hiçbir şeyimi. Hem nerden aklıma gelecekti benim tatlı mervişim olacağın, seni bu kadar sevebileceğim falan. Dediğim gibi ilk karşılaşmamız pek hoş olmasa da sen her şeyime ortak olmayı göze almışcasına geldin eve. Kışlar, yazlar, ilkbahar, sonbahar derken tüm mevsimlerin güzelliklerini yaşadık beraber…  bahçede oynadığımız yakalamaçlar, evcilik oyunlarımız, amaçsız sohbetlerimiz, senin kamyonun kasasında kalışın, türk filmlerine bağımlılığın, evde oturmayı ekstra fazla sevişin, uyuşukluğun, inatçılığın, tatlı gülüşün.. şuan aklıma gelmeyen bir sürü şey, bu liste epey uzar böyle…
Sabahlara kadar dertleşmelerimiz. Aslı-sen ben ve olmazsa olmaz turuncu örtülü yatak. Ahh ahhh neler biliyor o turuncu örtü. Kimsenin bilmediklerini, tüm kızgınlıklarımızı, mutluluklarımızı, saçmalıklarımızı, heyecanlarımızı, gözyaşlarımızı, ilk aşkları…. neler neler…  kimseye anlatamadıklarımızı dinledi çoğu zaman, iyi bir dinleyici iyi bir sırdaş oldu bize… bizi en az bizim kadar tanıyor o turuncu örtümüz.  Hatırlıyor musun parkpormann!!  ahah konsere girememiştiniz yaşınızdan dolayı ve ben (öhöm öhöm) gelip ee o zamnlar 19 dum tabii konsere sokmuştum sizi. Deniz dönüşü pancar gibi kıpkırmızı bi suratlaaaaa!!!! Ahh Merve ahh. Özledim bende şimdi seni. Kenan konserlerimiz vardı bir de 4 yıl falan her yazz. Temmuzzz …. Güzel temmuz. İlk konseri hatırlıyor musunn?? Senin ısrarla hacı sakallı dediğin halbuki kirli sakallı olan tatlı çocukcağız :) hani adını bilmediğim ama yaşı 23 olan:) öyle tatlı tatlı bakıştığımız, bak aklıma düştü şimdi, nerelerde acaba ne yapıyor kimbilir. 27 olmuş bu arada yaşı onun. Çok güzeldi her şey, özellikle şu son 2 yaz hep beraberdik. deniz maceralarımız, arada kafayı buluşlarımız, gezmelerimiz, aslı, sen, ben son ses müzik eşliğinde ev partilerimiz ve amaçsız danslarımız :) O kadar alıştırdın ki kendini bana şimdi yokluğunu çok hissediyorum. Zaten eskilere takılıp kalan çok özleyenlerdenim -ki zaten bu aralar ağlamaya bahane arıyorum her nedense, aklıma düştü o güzel günlerımız. Off Merve off.  Şimdi burada olmanı o kadar isterdim kı herneyse falan değil! Cidden istiyorum çok istiyorum ve benim de senınle konuşmaya çok fazla ıhtıyacım var. Özlemek fena şey yahu. Buyudukçe, mesefeler girince insanların arasına ve istediğini o an yapmak ımkansızlaşınca herhangi nedenlerden dolayı daha da beter oluyormuşş. Şimdi yanında olup konuşmaya ihtıyacım var senınle ama lanet olsun kı yarın sabah erkenden kalkıp gıtmek zorunda olduğum bır işim ve sorumluklarım var. Senin de okumak zorunda olduğun 5 yılın gıbı. Eskıden 1 kat kadar yakınımdaydın, 1 msja yanımdaydın ya da yanındaydım ama şimdi aramıza 1 msj ya da çağrıyla yanında olamayacağım uzaklıkta bir mesafe girdi. Herneyse daha da duygusala bağlamayalım o zaman. 1 ay kalmış sadece 1 ayy. Sonra burdasıınn yuppiiiii. Tatlışımm iyi ki varsınn senn. Hepp olll. Guzel yuzunlee tatlı dılınlee cadılığınlaaa bilmişliğinle kokoşluğunlaaa hep yanımda oll…. :)
aaaaaa unutmadan bab-bib-bob-buuuubbbbbbb :)
ahahah lafları geveleme merveee!!!!!  :)

19 Mart 2010 Cuma

22

22 yıllık yaşam yolculuğumun baya renkli geçtiğini söyleyebilirim. Renkli dediğimde aklına hemen kırmızı, sarı, mavi, yeşil gibi canlı renkler gelmesin içinde siyahlar, griler beyazlarda oldu çoğu zaman.Dışarıda milyonlarca kişi, bin bir çeşit hayat var. Benimki de, sıradan olmayanların arasında sayılabilir. Aslında hepimiz seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz, yani çoğu zaman! Seçtiklerim ve deneyimlerimden ortaya çıkan benle, halimden memnunum. Daha iyisini de yapabilirdim mutlaka, şimdiki aklım olsaydı ama bazı kadersel döngülere karşı çıkmak mümkün değil.Hızlı koşan çabuk yorulur derler. Ben de, neden bilmiyorum ama kısa vakitlere 22 yıla çok şey sığdırmışım. Güzel geçmiş her şey sanki. Öyle çok pişmanlıklarım falan da yok. Pişmanlık odamı uzuuun zaman önce boşalttım. Orası hep boş kalacak çünkü bütün yaşadıklarım, şimdi beni ben yapanlar. Onlar olmadan bu kadar farkında olamazdım. Hayatımdaki her olaydan dersler çıkarırım, denerim en azından ve hepsinin bana başka bir olguyu öğretmek, beni büyütmek için geldiğini bilirim. O yüzden pişman olacağım şeyleri yapmam, yaptıysam da boşuna vicdanımla savaşmam. Bir şey olduktan sonra çok pişman olsan bile değişmez ki, olan olmuştur zaten. Herneyse dediğim gibi öyle çok pişman olacağım şeyler yapmadım, he tabi bazen hatırladıkça saçma gelen şeyler oldu tabi ama bunlarda sadece geçmişe güldüren cinsten. Geçmiş demişken, eskiye değinmesem olmaz tabi ki. Ben eskiyi baya sevenlerdenim, geçmişi güzel olan geleceğinin de en az geçmişi kadar güzel olmasını dileyenlerden. Çok güzel bir çocukluk geçirdim, gerçekten güzeldi. Çok eğlenerek, gözlerimin içi gülerek, düşe-kalka, bol arkadaşlı, çok sevilen, çok seven, çok mutlu olan bir çocuktum işte. Çevremde bir sürü beni seven benim iyiliğimi isteyen insanlar. Arkasından güzel bir okul hayatım oldu. Güzel arkadaşlar kazandırdı bana, güzel insanları dahil etti hayatıma. Bazılarını o kadar sevdim ki, hiç çıkmasalar hayatımdan hep olsalar dediklerimden. Üzerinden yıllar bile geçse onlar hep olsa, hep yanımda olsa. –ki olacaklar, biliyorum. Ben istediğim sürece onlar benim yanımdalar biliyorum  ve bende onları en az beni sevdikleri kadar çok seviyorum. Sonrasında iş hayatına atıldım bazen çok zor gelen, bazen müthiş eğlendiren. Yaptığım işi seviyormuyum gerçekten bunu yapmak istiyormuyum bu da çok net değil ama bir şekilde bir şeylerle uğraşmak gerek! Baktım ki çok sıkıldım, yapamayacak gibiyim sektör değişirim, çok da sorun değil. Evet böyle işte. Çocukluk-okul-iş derken 22 yıl geçmiş, dolu dolu tam 22 yıl az da değil hani. Ben baya büyümüşüm meğersem, bahçede ip atladığım, yakalamaç oynadığım günler daha dün gibi gelsede ben büyümüşüm gerçekten de. Öyle yada böyle geçiyor bir şekilde. Bazen çekilmez oluyor hayat, lanet olsun diyorsun, kızıyorsun, sanki her şey kötü gidiyormuş falan gibi geliyor. Ama bazen de öyle bir an geliyor ki işte hayat bu diyorsun, hiç bitmesin istiyorsun. Daha çok var önümde, belki çok daha üzüleceğim ama belki de çok sevineceğim. Bakalım yaşayarak görmek gerek bazı şeyleri. Değişik oldu bu biraz, günlük kafasına kaydı sanki ama, içimden gelen bu şuanda. Herneyse böyle işte, devamını yaşayıp görmek gerek.

14 Mart 2010 Pazar

senin de boğazının düğümlendiği olur mu hiç?


Bazen boğazının düğümlendiği  olur mu hiç? Hani hiçbir şey söyleyemezsin ya bazen. Daha doğrusu bir şeyler söylemek istersin de söyleyemezsin, tıkanırsın. Ne olduğunun farkında olmadan sağa sola döner, bir şeyler anlatmak istersin. Sonra da boğazındaki düğüm seni hiç ummadığın bir anda teslim alır ve suskun, üzgün bir şekilde bir kenara çekilerek sessizce beklersin. Belki de ağlarsın kim bilir? Ağladıkça açıldığını ve rahatladığını; sanki o düğümü göz yaşlarınla yuttuğunu hissedersin. Sonra da doğrulur ve kendine gelmeye çalışırsın. Düşünmeye başlarsın acaba niye böyle oldu?  neden oldu? Düşünürsün, düşünürsün,  düşünürsün… Kendi kendine sebepler bulur ve bir takım sonuçlar üretirsin. Harekete geçmek için fırsat kollarsın ama bir türlü hareket edemez, olduğun yerde kalakalırsın. Bir de duygusal biriysen vay haline... O gece sana zindan olur, zaman bir türlü geçmek bilmez. Yastık başının altında taşlaşır, yorgan seni sıkmaya başlar. Sonra bir de bakarsın ki gün aydınlanmış, sabah oluvermiş. Akşamki sıkıntıdan hiç eser kalmamış. Yeni bir güne başlamanın verdiği huzurla doğrulur ve o anı bir daha hiç yaşamamak üzere yolunu koyulursun. Bir daha o düğümün hiç geri gelmeyeceğini sanarak... yanılırsın oysa ki. Sen sanarsın ki her şey bitti uyanınca, o zor gece geçince sabah olunca her şey düzelmiş sanırsın. Yada inanmak istersin buna, inandırmaya çalışırsın kendini ama nafiledir, bilirsin. Evet belki aydınlıkken gökyüzü, cıvıltılıyken sokaklar ve yanındayken sevdiklerin aklına gelmez o boğazına düğüm olan düşüncelerin görüntülerin yada olayların sahibi. ama gece olduğunda kendinle baş başa kaldığında o karanlığın içinde yine başının üzeri soru balonlarıyla dolar boğazında düğümler ve  beraberinde gözyaşlarınla birlikte. İstemesen de gözyaşları süzülür yanaklarından aşağı. Belki de sürekli ertelediğin, kimselere anlatamadığın gerçeklerin açığa çıkması gereklidir. Anlatabilsen aslında birine yada en azından yüksek sesle itiraf edebilsen kendine rahatlıyacaksın. Evet evet zamanıdır artık. Anlatmalısındır, söylemenin vakti çoktan gelmiştir artık, hatta belki geçiyordur bile. Denersin birilerine anlatmayı, en yakınındakine anlatmayı denersin. Hafif hafif açarsında konuyu ama sonra yine vazgeçersin. Onun bunu dinlemek için doğru kişi olmadığına karar verirsin. Belki de bir yabancıya anlatmalısındır. Öylesi daha kolay çünkü, hiç bilmediğine  daha rahat anlatabilirsin bazı şeyleri. Tanımadığın birinin gözlerinin içine bakmak en yakınındakinden  daha rahattır çoğu zaman. Ama yine bulamamışsındır o kişiyi. Sonunda çağreyi yazmakta, yazdıklarını yüksek sesle okumakta bulursun. Hem yazar, hem hüzünlenir hem ağlarsın…  rahatlamışlığın vermiş olduğu tanımlayamadığın, uzun süredir beklediğin ama daha önce hiç tatmadığın bir his kaplamıştır içini, ferahlık kaplamıştır, rahatsındır. Düğüm çözülmüştür sonunda. O gece o kadar rahat uyumuşsundur ki… kabuslar yerini güzel düşlere teslim etmiştir. Uyku hiç olmadığı kadar tatlı gelmiştir. Soru balonları mutluluk balonlarıyla yer değişmiş, rahat bir uyku ve derinnn bir ohh çekmişsindir. 

11 Mart 2010 Perşembe

KDS

Sevmediğin huylarını say deseler , kim niye diyecek o da var da en başta bunu söylerim zerre tereddüt etmeden” Kararsızlık” . Dışarıdan bakıldığında öyle aşırı bir sorun gibi görünmeyebilir kimisine ama yeri gelir delirtir insanı. Çok fazla hayati karar vermişliğim yok şu yaşıma kadar, ama kararsızlık beter bir meret.Çocukluğumdan beri bir şeyler seçerken yada karar verirken hep zorlanmışımdır. Yiyeceğim yemekten saçımı kestireceğim modele, alacağım ayakkabıdan gideceğim filme, dinleyeceğim şarkıdan gezeceğim semte yada okuyacağım kitaptan giyeceğim giysiye epey kararsızlık yaşamışımdır ve hala yaşarımda. Bir seçim yaparken diğerini yaşayamadığım için çoğunlukla üzülürüm. Karar vermek benim için inanılmaz zordur.  Eğer eninde sonunda bir şeçim yapmışsam veya mecbur kalmışsam ve seçtiğim şeyi pek sevmemişsem, terk etmek yada vazgeçmek hiç de zor olmaz. Gözünün yaşına bakmam. İster bir kişi, olay yada obje olsun hiç fark etmez. Bu konuda hiç olmadığım kadar kararlı ve netim. Benimle alışveriş yapmakta öyle çok kolay bir iş değildir. Heryeri gezer altını üstüne getiririm, seçeneklerimin arasında kararsızlıklarımla baya boğuşurum, çabalarım. Öyle yada böyle bir karar veririm ama yanımda kim varsa olan ona olur tabi. Çabuk fikir de değiştirebilirim, şuan tamam olan yarın asla olabilir. Dengesizlikte var yani, hem de denge burcu olmama rağmen! Dur bakalım daha ne beter özelliklerim çıkacak, madem ki ele kendimi aldım gayet objektif olarak söyleyebilmeliyim her şeyi. Hımm, başka başka. He bir de acaip sıkılırım. Sıkılgan bir yapıya sahibim. Durağanlık olağan gelmemiştir hiçbir zaman bana, hareket olmalı daima. Hep aynılık pek bana göre değil. 1 hafta sonra bu gün ne yapacağımı bilmemeliyim, şimdiden belli olmamalı küçük ayrıntılar dışında. Hayatı belli kalıplara sığdırıp plan program yapıp bunları sırasıyla uygulamak değil istediğim. Akışına bırakılmalı biraz hayat, sağa sola dönüşlerle.  bazen rampa yukarı nefes nefese tıkanarak, yada yokuş aşağı var gücünle koşarak.

Sıkılganlığım kişilerle alakalı değil ama, hayatımı sonsuza kadar aynı sevdiklerimle geçirebilirim, düzen bozulması da değil söylemek istediğim. Çok fazla durağanlık olmamalı sadece. Yoksa sevmem öyle zırt-pırt yeni insanların hayatıma girmelerini, onları tanımayı, kendimi anlatmayı.

Yazıyı okudum da şimdi bu ne yahu! Kararsız, dengesiz, sıkılgan.  Nasıl tanımlamışım kendimi ben böyle. 3 kelime ile anlatmışım ama kelimeler yanlış mı seçilmiş ne? “KDS” yok yok iyisiyle de kötüsüyle de böyleyim ben, değişemem ya bundan sonra. 
Seven acayip çok sever sevmeyen de hiç sevmez beni.

Sevdiklerim zaten yanımda, olamayanlar utansın!

10 Mart 2010 Çarşamba

duygu karmaşası


Medya player da sadece yaşar-seni severdim çalıyor, hemde hiç küçümsenmeyecek kadar uzun bir zamandır ve sıkılmadan bıkmadan dinliyorum. Dinledikçe dinleyesim, daha yüksek sesle dinleyesim bağırarak şarkıya eşlik edesim baya bi fazlaca şu saatler. Evde tek olmamın da etkisi var sanırım, ve bu şarkıyı dinledikçe kafamın içinden milyonlarca kişi-an-sözcük ve görüntüler geçiyor, yanaklarımdan aşağıya süzülen birkaç damla gözyaşı eşliğinde. Bu aralar daha bi duygusallık çöktü anlam veremediğim. Her şeye ağlıyorum, çabuk alınıyor sebepsiz hüzünlenebiliyorum. Şikayet falan değil kesinlikle rahatsızlık vermiyor bana hiçbir şekilde. Eskiler nedense hep aklımda, geçmişe takılı yaşayanlardanım bende. Öyle hemen tamam bitti değip kestirip atamıyorum. Gidişleri-bitişleri-sevdiklerimi yada vazgeçişlerimi çabuk kabullenmek bana göre değil, elimde olan bişiyde değil esasında. Bünye meselesi, kişilikle alakalı sanırım. Özlüyorum illaki bişileri, birilerini, buluyorum özlenicek bişiyler muhakkak. Aslının bana yazdığı yazıyı okudum şimdi, tekrar tekrar. Baya eskiye götürdü beni, baya bi özletti geçmişi, özlemin ve özlemenin ne beter bi illet olduğunu bir kez daha dank ettirdi kafama vurarcasına. Ağlattı beni birsürü, çok özletti, gülümsetti, şaşırttı, birsürü duygu karmaşası yaşattı 2 dk. içinde. Yazının okunuşu 2 dk. gibi kısa bir süre olsa da bende yarattığı etki baya uzun süre kalıcı, hatta her okuyuşumda ağlatabilecek kadar anlamlı, duygu yüklü. Şimdi yine aynı şarkı arka fonda, hemde yine gözyaşları eşliğinde… anlam veremediğim çoktan unuttum dediğim, hatırlamak istemediğim anılarım ve doldurduğumu sandığım aslında hiçbir zaman dolduramadığım boşluklarımla kendime yenik düşüyorum galiba. Direniyorum, direnmeye çalışıyorum ama bu çabanın  boşa olduğunu bilerek. Geçmişi unuttuğunu sanıp eskileri özleyerek…

8 Mart 2010 Pazartesi

illa kaybetmek mi lazım

Nedenler... niçinler... takılmış bir plak gibi beyninin içinde dönüp durmaya başladığında, farkındalığın içten içe kemirir seni, içini…
Ulaşabildiğimiz, ulaştığımız her şey zamanla sıradanlaşır bizim için.
Ta ki avuçlarımız arasından kayıp gidinceye kadar.
Gözlerin alışkanlığıyla beyinlerimiz her şeye alışır; her an görmekte
olduğumuz şeyler sıradan bir hal alır. Sahip olduğumuz şeylerin bizim için ne kadar değerli ve gerekli olduğunu öğrenme ve kavrama konusunda hiçbir çabamız olmaz. Böylelikle sahip olduğumuz şeylerin değerini ve önemini ve hayatımıza sağladığı katkıyı ancak onlardan mahrum kaldığımız zaman çıkan aksaklıklar sonucu anlarız.
insanoğlunun en garip yönüdür bu. ve gariptir ama her insana biraz da olsa yüklenmiştir bu özellikten. kaybedene kadar tam olarak bizim için ne anlama geldiğini bilememedir bunun adı. o şey her ne olursa olsun, arkadaş, dost, sevgili, aile bireylerinden birisi, bir kolye, bir fotoğraf, bir özellik, sizi karşılıksız seven biri. uzar gider bu liste böyle. yani kısaca insanoğlu için değer taşıyabilen her obje, nesne, kişi için geçerli olan bir durumdur bu. kaybederiz ondan sonra bir süre kaybolduğunu farketmez hayatımıza devam ederiz.. ve bir anda bir şekilde o kaybedilen şey yokluğunu hissettirir bir köşeden.. işte o zaman arama, bulamayınca da kahrolma vaktidir. kafamızı duvarlara vursak da kaybolan şey asla geri gelmez. onun yerine gelen şey ya da kişi de asla o kaybedilenin yerini alamaz. kuralı budur bu oyunun. en kolay ve pratik çözümü hiç kaybetmeden değerini bilebilmektir ama bir çoğumuza da bu özellik ne yazık ki ya yüklenmemiştir ya da hatalı yüklenmiştir.
Sanıyorsun ki ben doğru yapıyorum. Ne olacak bir tane daha bulurum. Sonra bakıyorsun avuçlarının arasından kayıp gitmiş. Biraz zaman umrunda olmuyor ama yarattığı boşluk her gecen gün öyle doluyor ki sonra kıymetini anlıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. evet kabul etmek istemesekte vefasızızdır. bize verilenin değerini anlamayız, yada anlarız da gerekli karşılığı veremeyiz. Belki veremediğimiz değerin farkında bile değilizdir. An gelir kaybederiz değerlerimizi, o zaman anlamaya başlarız kaybettiğimiz değerleri.  Artık yolun dönüşü yoktur sabahlara kadar ağlarız, uykulara küseriz, kızarız kendimize ama dönüşü yoktur artık, vefasızlığımızın farkına çok geç varmışızdır ve son trende gardan kalkmıştır artık.