Okumayı ve yazmayı öğrendiğim andan itibaren en büyük tutkum, okumak ve yazmak. Kitap-dergi-gazete-broşür her şeyi ama her şeyi okumaya bayılırım. Blogları takip etmeyi, tanımadığım kişilere yazılarından kişilik analizi yapmaya bayılırım mesela! Kişilerin yazılarını onların ses tonuyla okumaya çalışırım, sesini bilmiyorsam da ona en uygun ses tonunu bulup o şekilde devam ederim. Yazmaya aşığım, bu da benim terapim sanırım, kelimelerin gücüne inanıyorum. Bu yüzden bana yazılan her kelimeyi de mutlaka saklarım, minik notlar ve mektuplar romantizm kokar benim için. Kelimelerle flört etmeyi seviyorum.
Ruhuma iyi geliyor yazmak, kalbime iyi geliyor bana yazılanları okumak.
O yüzdendir ki, yazabilen herkese hayranım, gözümde inanılmaz büyüyor bu özelliğiyle.
Söz uçar yazı kalır derler ya, doğru aslında. Yazdığınız bir şeyi aradan yıllar geçse dahi tekrar tekrar okuma şansınız var, ve okuduğunuz her an o yazıyı yazdığınız ruh haline bürünüyorsunuz. Kokular gibi duygular da unutulmuyor. Bir şekilde ölümsüz anılar biriktiriyorsunuz.
Eski yazdıklarımı okudum bugün biraz, heyecanlandım, üzüldüm, sevindim, korktum, mutlu oldum. Gerçekten yazıyı yazarken hissettiğim duyguyu yaşadım bir kez daha.
Bana iyi geliyor yazmak, yazılanları okumak.
yazın bence, siz yazın, ben okurum.
13 Ağustos 2018 Pazartesi
23 Temmuz 2018 Pazartesi
sır
İyi geceler!
Burayı aksatmayacağıma dair söz vermiştim ancak tutamadım sözümü.
Bir fikir var aklımda, kendime not olsun diye yazıyorum. Saman kağıdından yüzlerce kağıt buldum, bir de kalem ihtiyacım olan. Eğlenceli yolculuğum beni bekliyor. Belki seninle de kesişir yolumuz, dikkatlice bakın etrafına.
-şimdilik bu kadar
Burayı aksatmayacağıma dair söz vermiştim ancak tutamadım sözümü.
Bir fikir var aklımda, kendime not olsun diye yazıyorum. Saman kağıdından yüzlerce kağıt buldum, bir de kalem ihtiyacım olan. Eğlenceli yolculuğum beni bekliyor. Belki seninle de kesişir yolumuz, dikkatlice bakın etrafına.
-şimdilik bu kadar
27 Şubat 2018 Salı
HELLO!
Evet geri döndüm!
Uzun zaman oldu yazmayalı, aslında vakit bulamadığımdan değil de siteye giriş yapamamamla alakalıydı. Son bir denemeyle geri aldım sayfamı, hahayyyy :)
Demem o ki; geri döndüm.
Düşüncelerimin kelimelerle dansı başlayabilir.
Öperim herkesi!
-aybikem
Uzun zaman oldu yazmayalı, aslında vakit bulamadığımdan değil de siteye giriş yapamamamla alakalıydı. Son bir denemeyle geri aldım sayfamı, hahayyyy :)
Demem o ki; geri döndüm.
Düşüncelerimin kelimelerle dansı başlayabilir.
Öperim herkesi!
-aybikem
23 Temmuz 2015 Perşembe
anlamsız
bazen çok kızıyorum kendime. iyi niyetime. kötüyü ısrarla görmeyişime, görmek istemememe.
pembe çerçeveli gözlüklerimden vazgeçemiyorum bir türlü.
bana istediği kadar kötülüğü dokunsun bir kişinin, güç durumda olduğunda ilk yanında olan oluyorum yine. arkamdan konuştuklarını, hakkımda konuştuğu yalan-yanlış şeylere rağmen susuyorum. konuşsam aslında, bir bilsem söylediklerimi, bir açsam ben de ağzımı.. ama ben değilim o, olamadım ki öyle kötü niyetli, içim dışım bir benim. herkesle ilgili hep iyi düşündüm, hep iyi olsun istedim. yine öyle olsun istiyorum.
nasıl bu kadar kötü olabilmiş insanlar anlayamıyorum. hırs mı bu? ego mu bu? ne bu?
herkes birbirini geçme peşinde, her ne pahada olursa olsun.
halbuki bilseler en güzel yarışın kendi içinde olduğunu. başkasının başarısıyla da mutlu olunabileceğini.
psikoloji dersinde hocam çok güzel bir örnek vermişti, çok sevmiştim ve o gün bu gündür hep anlatırım bu örneği.
bir öğrenci, çok başarılı ve kimsenin onu geçmesine tahammülü yok.
Öğretmen eline bir parça tebeşir aldı ve yere 15 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti, öğrenciye bakarak,
“Bu çizgiyi nasıl kısaltırsın?” dedi.
Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip içinde çizgiyi birçok parçaya bölmek de olan birkaç yanıt verdi.
Öğretmen, yanıtları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun bir çizgi çekti.
“Şimdi birinci çizgi nasıl görünüyor?” diye sordu
Öğrenci utana sıkıla,
“Daha kısa” diyerek başını öne eğdi.
Öğretmen bu yanıt üzerine öğrencisine unutmaması gereken şu öğüdünü verdi:
- Bilgini ve yeteneklerini artırarak kendi çizgini uzatman, rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir . . .
30 Temmuz 2014 Çarşamba
bayram.
bayram. kim sevmez ki? özellikle okul zamanları, bayram demek tatil demekti. hele ki salıya denk geldiyse, oo tüm hafta bizim. uyanık çocuklardık biz, her şeyle mutlu olurduk.
Bayram sabahı erkenden kalkılır bizim evde. Evin erkekleri, hatta geniş ailenin erkekleri (çünkü aile apartmanında oturuyoruz biz, hatta apartmanlarında) bayram namazına gider, namaz sonrasında da fırından sıcacık ekmekleri alır gelirler. Bu sırada da muazzam bir kahvaltı hazırlanır evde. Ben 13 yaşıma kadar bayram kahvaltıları büyükbabamın evinde yapardık (üst katımızda, babamın babasına büyükbaba deriz biz. Annemin babasına dede, dedemi hiç tanımıyorum, ben 1 yaşındayken ölmüş o) Erkekler sıcacık ekmeklerle geldiğinde ailece kahvaltıya oturulur, bol kahkahalı, oldukça kalabalık en güzel bayram kahvaltısıdır. Sonrasında aile büyüklerinin elleri öpülür, harçlıklar alınır, tüm mahalle bayramlaşılırdı. Sıra 2. bölümde Baba tarafı bitti, haydi anneanneye. Annemler 8 kardeş, babamlar 5. bir sürü teyze-hala-dayı-amca, kuzen.. çok kalabalık bir aileyiz biz. Anneannemin evinde tüm teyzemler ve dayımlar toplanır tam bir bayram ritüeli yaşanırdı. Anneanneye şımarmalar, birbirinden lezetti yemekler.. tam bir bayram havası, eski bayramlar diye anlatır ya büyükler, işte biz hep onu yaşadık, yaşardık..
13 yaşımdan sonra büyükbabam ve babaannem olmadı. yoklar. kahvaltılarımız daha çekirdek aile, daha yapay. biraz daha büyüdüğümde anneannem de gitti.
onlar gidince ailemizin aslında o kadar da büyük olmadığını anladım. 3 kişinin yokluğunun ailemin yokluğu olduğunu gördüm. bu bayram mesela, babam ve reşat yine namaza gittiler, sonra kahvaltı. sonrası hiç.
elini öpecek büyükbaban, anneannen, babaannen olmadığında bayram biraz buruk geçiyor. kelime anlamıyla uyuşmuyor. onların ellerini öpüp, doya doya sarılmak varken mezarlarını ziyaret ediyorum, çok özlüyorum. seslerini özlüyorum, yanaklarını özlüyorum, bana sarılmalarını özlüyorum, kızım demesini özlüyorum, büyükbabama gazete okumayı özlüyorum, onunla haber kanallarını izlemeyi özlüyorum, beni kızdırışını, bana bakışını.. bir kerecik onları görebilmek için nelerden vazgeçerim biliyor musun?
kendimle hep kavga ederim ben. en çok kendime kızarım şu hayatta. şuan iç ses yine bağırıyor bana; o kadar anne babası hatta kimsesi olmayan insan varken, senin bu yaptığın biraz şımarıklık mı acaba diyor. onlara da çok üzülüyorum, keşke elimden bir şey gelse hatta diyorum, ama olmuyor işte, gelmiyor.
yani uzun lafın kısası bayramları seviyorum ama bayadır çok eksik bayramlar. eksik oluşunu sevmiyorum. tam olamayacağının farkındayım ama, işte böyle oluyor bu zamanlarda.
eğer şuan beni görüyorlarsa, duyuyorlarsa ya da ne biliyim en kötü hissediyorlarsa, ben onları çok seviyorum, çok özlüyorum..
hep tam olsun bayramlar.
sana da iyi bayramlar.
sana da iyi bayramlar.
20 Temmuz 2014 Pazar
yazamamaca.
20 temmuz. pazartesiye 1 gün, hayatımızı karartan 2 yıl önce o güne 4 gün var.
21'i rutin kontrol. 24'ü 2 yıl önce kahkahayla hastaneye girip sonrasında İngiltere'ye gidecek o kızın tüm sisteminin çöktüğü gün.
sadece güzel olsun istiyorum sonrası, sağlık olsun..
çok uzun zamandır hiç yazmadım, yazdım-sildim. bilmesin istedim kimse sanırım.
birine çok kırgınım, kızgın değil, kırgın. sanırım biliyor kendini, bilmese de dert değil açıkçası.
bu aralar bir şeyden çok korkuyorum. yani olabilitesinden. kimseye de anlatamadım, iç sesle bile kavgalıyız bu konu yüzünden. ne zaman bana açmaya kalksa bu konuyu, başka şeylerle tavlamaya çalışıyorum onu, değişik uğraşlar koyuyorum önüne, sevmese bile bana bulaşmaması için oyalansın istiyorum. böylece iç sesi kandırıp, zihnimin iplerini elime aldığımı düşünüyorum. ne saçma elimi dahi kaldırabilmem için bana komut veren beynimi kandırdığımı düşünüyorum. düşünmedim dediğimde bile düşünüyorum aslında ya, neyse. umarım korkumun üzerine gidebileceğim bir gün gelir ve umarım yersizdir bu korkum.
75 günlük tatilim hala devam ediyor. dile kolay 75 gün. YETMİŞBEŞGÜN. henüz İstanbul dışına çıkmadım, buralarda deniz-arkadaşlar, bol tembellik, oruç vs. geçiyor bir şekilde
uyku denen yaşamsal ihtiyacım resmen lüks oldu benim için. uyuyabilirsem ne ala. 03:46 şuan. gram uyku yok yine. Ezan okunuyor şuan, ara verip dua etmem lazım.
dualarımı da ettim, tamamdır şimdi.
an itibariyle bir mail geldi ve onu cevaplamam lazım şuan. bunu da başka bir zaman anlatacağım zaten. arayı çok uzatmadan yakın zamanda görüşmek üzere..
21'i rutin kontrol. 24'ü 2 yıl önce kahkahayla hastaneye girip sonrasında İngiltere'ye gidecek o kızın tüm sisteminin çöktüğü gün.
sadece güzel olsun istiyorum sonrası, sağlık olsun..
çok uzun zamandır hiç yazmadım, yazdım-sildim. bilmesin istedim kimse sanırım.
birine çok kırgınım, kızgın değil, kırgın. sanırım biliyor kendini, bilmese de dert değil açıkçası.
bu aralar bir şeyden çok korkuyorum. yani olabilitesinden. kimseye de anlatamadım, iç sesle bile kavgalıyız bu konu yüzünden. ne zaman bana açmaya kalksa bu konuyu, başka şeylerle tavlamaya çalışıyorum onu, değişik uğraşlar koyuyorum önüne, sevmese bile bana bulaşmaması için oyalansın istiyorum. böylece iç sesi kandırıp, zihnimin iplerini elime aldığımı düşünüyorum. ne saçma elimi dahi kaldırabilmem için bana komut veren beynimi kandırdığımı düşünüyorum. düşünmedim dediğimde bile düşünüyorum aslında ya, neyse. umarım korkumun üzerine gidebileceğim bir gün gelir ve umarım yersizdir bu korkum.
75 günlük tatilim hala devam ediyor. dile kolay 75 gün. YETMİŞBEŞGÜN. henüz İstanbul dışına çıkmadım, buralarda deniz-arkadaşlar, bol tembellik, oruç vs. geçiyor bir şekilde
uyku denen yaşamsal ihtiyacım resmen lüks oldu benim için. uyuyabilirsem ne ala. 03:46 şuan. gram uyku yok yine. Ezan okunuyor şuan, ara verip dua etmem lazım.
dualarımı da ettim, tamamdır şimdi.
an itibariyle bir mail geldi ve onu cevaplamam lazım şuan. bunu da başka bir zaman anlatacağım zaten. arayı çok uzatmadan yakın zamanda görüşmek üzere..
19 Ekim 2013 Cumartesi
pazartesi
pazartesiler hiç sevilmez ya, 21'indeki pazartesi ya bu ön yargımı kıracak ya da sevimsizlik haznesine + puanlar katarak yoluna devam edecek.
umarım şansını iyi değerlendirir ve kendini en az cumalar kadar güzel kılmayı başarabilir.
sev beni pazartesi, üzme.
lütfen.
umarım şansını iyi değerlendirir ve kendini en az cumalar kadar güzel kılmayı başarabilir.
sev beni pazartesi, üzme.
lütfen.
24 Temmuz 2013 Çarşamba
24.07*2
geçen sene tam şimdiydi.
hastanenin yakınlarında bir kaldırıma oturmuş 2 saat durmadan ağlamıştım, hıçkıra hıçkıra.
tanımadığım bir adam peçete uzatmıştı, anlatırsan dinlerim demişti, ama sakın ağlama, yakışıyor mu bu güzel gözlere ağlamak deyip susturmaya çalışmıştı beni.
geçti artık, bitti.
seni çok seviyorum annecim.
sana hiçbir şey olmasın, bana olsun ama sana olmasın.
hep iyi ol.
31 Mayıs 2013 Cuma
10 Nisan 2013 Çarşamba
Pragma

Uzun zamandır ilk kez bir oyunu bu denli çok görmeyi istedim. Ne zaman bilet almaya yeltensem oyun kapalı gişe oynadığından ya bana uyan tarihe bilet bulamadım ya da bilet olan tarih bana uymadı. 9 Nisan İstanbul'daki son oyun. Her ne olursa olsun gitmeliydim. Ve sonunda biletimi aldım. Hem Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman'ı tiyatroda çok merak ediyordum, hem de Pragma'nın konusu beni fazlasıyla cezbetmişti.
Pragma GET yapımın sahneye koydukları ilk oyun (yanlış hatırlamıyorsam) Get yapım Buğra Gülsoy-Serhat Teoman ve Emre Erkan'ın birlikte kurdukları şirket. Kendi deyimleriyle, şımarabildikleri yer. Emre Erkan ve Mert Öner'i daha önce tanımıyordum, bir de Sertaç Arı'yı. Onları bu oyun sayesinde tanıdım.
Oyun birbirinden farklı dönemde yaşamış Ted Bundy, Andrei Chikatilo, Albert Fish, Richard Ramirez ve Charles Manson’ın hayatlarına gönderme yaparak “Onlar gerçekten suçlu mu? Yoksa suça itilmiş insanlar mı?” sorusuna cevap arıyor.
Başka bir değişle, siyahın içindeki beyazı anlatıyor bize. Beyazın siyaha dönüş hikayesini seriyor gözler önüne. 'neden'i-'niçin'i sorgulatıyor.
Psikoloji, çok içinde olduğum ve uzun bir süre derslerini aldığım bir alan. Oyunun konusu da Psikoloji üzerine kurulunca çok benlik oldu haliyle.
Pragma farklı çevre-aile ve farklı suçlardan dolayı bir arada olan bu 5 katilin üzerinden bir Tiyatro oyunu kurgusunun yapılabileceğini sergiliyor izleyicilere. Seçilen seri katillerin ortak özelliği ise hepsinin Dünya üzerinde ilk 10'da yer almaları ve hepsinin idama mahkum edilmiş olması. Oyunun konusunun alışa gelmiş olmamasının yanında sergileniş biçimi de oldukça farklı ve ilgi çekiciydi.
Salona girerken ortada bir küp görüyorsunuz ve oyuncular bu küpün içinde yerini almış ve bizler yokmuşcasına hareket halindeler. Herkes yerleştikten sonra oyun başlıyor. Oldukça gerilimli, kanlı ve bunun yanında seyirciyi fazlaca tatmin eden bir oyun. Oyunu izlerken kaç kez sıçradım hiç bilmiyorum. Serhat Teoman'ın Mert Öner'in boğazını sıktığı sahnede neler hissettiğimi, nasıl zor yutkunduğumu anlatamam bile.
Oyuncuların hepsi inanılmaz başarılı. Hepsini çok beğendim.
Buğra Gülsoy, tıpkı Kuzey Güney'de izlediğimiz gibi. Rolün hakkını fazlasıyla veriyor.
Buğra Gülsoy, tıpkı Kuzey Güney'de izlediğimiz gibi. Rolün hakkını fazlasıyla veriyor.
Mert Öner ve Emre Erkan'ı daha önce izlemediğim ve tanımadığım için kendime kızdım. İkisi de çok iyilerdi. Mert Öner öyle yaşayarak oynadı ki. Sanırım role en yakın rol yapmak böyle bir şey. İnanılmazdı.
Serhat Teoman'a gelince. Bir sahnede öyle öfkelendi ve bağırdı ki. Sanki o küpün içinden çıkacak ve birimizin boğazına yapışacakmış gibi hissettim. İlk kez bir oyunda, bir oyuncudan çekindim. Bana bu ilki de yaşattı Pragma.
Gelelim Sertaç Arı'ya. 70 dk boyunca hiç kıpırdamadan uzandı sahnede. İddiaya girdik, bu kesin şişme bebek diye. Sonra bir de baktık ki, Sertaç Arı. Kendisini de çok tebrik ediyorum. Sonuçta ekip oyunu bu.
Oyunun genel toparlamasını yaparsak, alışa gelmişin dışında bir oyun. Tiyatro oyunu izliyor gibi değil kesinlikle. Tanıklık ediyorsunuz olaylara. İtirafları dinliyor, etrafı sorguluyorsunuz. Suçlu gerçekten suçlu mu? Suça iten daha mı suçlu? Suçlular suça itilen insanlar mı? diye düşünüp duruyorsunuz oyun sonunda.Yargılarını tekrar değerlendirebileceğin düşünce balonları oluşturuyor kafanda.
Umarım tekrar oynarlar. İzlemeyenler varsa ya da benim gibi bir daha olsa yine izlerim diyenler varsa, -ki var, biliyorum. Bizler için İstanbul'da tekrar olsun bu oyun. lütfen.



*aybikem'in notları;
Oyunun bir bölümünde ışıklar kapanıyor ve ben o an oyuncuların o küpün içinden çıkıp bizlerin yanına geleceğini düşündüm. Hatta çıkışta sohbet ettik, birçok kişi aynı şeyi düşünmüş, beklemiş.
Serhat Teoman elini cama dayayıp öyle gözünün içine bakıyor ki.. sen rahatsız oluyorsun bu bakışlar karşısında ( hayır ben olmadım) ama o olmuyor. Bakıyor öyle. çok da güzel bakıyor.
Bir replikleri var, -ki biz Petek'le eriyip bittik. "-Yanına gelicem, sevicem seni, okşuycam. İnanmıyorsun di mi?" biz inandık, ama gelmedin, gelmedin :))
Serhat Teoman yakışıklılığının, beğenildiğinin çok farkında. oyunu izlerken hissediyorsunuz siz de zaten. hani Ramirez hala hayranlarıyla yazışıyor ya, ben de bu katille yazışabilirim. öyle yani.
daha çok yazarım da, gerek yok. ilkokulda yazılan platonik aşk mektubu seviyesine kadar indim, farkındayım da. napiyim? :)
.PNG)
merak edenler için, oyundaki seri katillerin profilleri;
Serhat Teoman “Richard Ramirez” (28 Şubat 1960 ) tık-tık
Emre Erkan “Andrei Chikatilo”: ( 16 Ekim 1936) tık-tık
Mert Öner "Albert Fish": tık-tık
Yazan-Yöneten: Buğra Gülsoy
Sahne Tasarım: Kaan Güreşçi
Yönetmen Yrd.: Ezgi Bakışkan
Reji Asistanı: Koray Tahir Ön
Asistan: Z.Sevi Yılmaz
Makyaj: Ebru Süren
Afiş Fotoğrafı: Mehmet Turgut
Afiş Tasarım: Berkcan Okar
Yönetmen Yrd.: Ezgi Bakışkan
Reji Asistanı: Koray Tahir Ön
Asistan: Z.Sevi Yılmaz
Makyaj: Ebru Süren
Afiş Fotoğrafı: Mehmet Turgut
Afiş Tasarım: Berkcan Okar
Andrei Chikatilo: Emre Erkan
Albert Fish: Mert Öner
Richard Ramirez: Serhat Teoman
Charles Manson: Sertaç Arı
Albert Fish: Mert Öner
Richard Ramirez: Serhat Teoman
Charles Manson: Sertaç Arı
Ted Bundy: Buğra Gülsoy
3 Nisan 2013 Çarşamba
bitti
daha önce uzun uzun yazmıştım başımızdan geçenleri. geçen yaz 24.07'de nasıl da hayatımız değişti vs.
o günlerde bu zamanları asla hayal edemiyordum. her şey kötüydü sanki, kötü hep sabitti.
ameliyat, ardından kemoterapi, radyoterapi derken hepsi bitti şimdi.
son kez hastanedeydik. artık her sabah erkenden hastanelere gitmek yok. canının yanması yok, gün saymak yok.
3 aylık rutin kontroller olucak şimdi, 5 yıl devamlılıkla. bu süreçte umuyoruz ki tüm tahliller de bizi mutlu edecek sonuçta olacak ve kanser tamamıyla hayatımızdan çıkıp gidecek. bir daha geri dönmemek kaydıyla!
bu arada tüm Maslak Acıbadem ekibine sonsuz teşekkür ediyoruz.
annemin tüm doktorlarına, hemşirelerine, danışmanlara, tüm personele. 9 aydır evimiz oldu adeta orası, bu süreçte öyle güzel ilgilendiler ki annemle. iyi ki doktorlarımız var.
31 Mart 2013 Pazar
görmem lazım!
öncelikle tabii ki Paris :)
İtalya Portovenere-Venedik-Alberobello
Tanzanya Safari
Malezya
Plitvice Gölleri Ulusal Parkı, Hırvatistan
Capilano Asma Köprüsü, Kanada
Hava Kandili Festivali, Tayland
Kuzey Işıkları, İskandinavya
Brezilya-Rio Karnavalı
Hollanda-Amsterdam
Yeni Zelenda
18 Mart 2013 Pazartesi
rüya
saçma rüyalar serim tüm hızıyla devam etmekte.
dün gece sabaha karşı yine böyle bir rüya gördüm, çok gerçek gibiydi. o yüzden yazmak istedim.
olay yeri bizim ev.
kahramanlar, ben, damla, fatma hanım (bizim okulun muhasebecisi) bir adam ve ablası.
o adam tıpkı dişleri çirkin olan adama benziyordu (bu kez diş görmedim, sadece arkasını gördüm)
sabah 5 e doğru uyandım ve tekrar yattım, işte sonra başlıyor olay.
ben-damla ve fatma hanım benim odamda yatıyoruz. o adam, reşatın odasında (reşat kardeşim) ablası da reşatın odasının yanındaki odada kalıyor.
adam odada traş oluyor, damla ve fatma hanım arka bahçeye gidiyor (hava henüz aydınlanmamış) ben de tam onların yanına giderken o ablası yanıma geliyor ve gece sen uyurken kollarına baktım sen hap kullanıyorsun diye saydırıyor bana bir sürü. nasıl ağlıyorum ben, hayır diyorum, ben sigara bile içemem, ne hapı diyorum ama ikna edemiyorum :(
ağlayarak arka bahçeye gidiyorum ben de, tam o sırada o adam camdan beni görüyor ve n'oldu diye sesleniyor arkamdan.
git ablana sor diye ağlıyorum ben yine. geliyor yanıma, sakinleştiriyor beni, üzülme, bakma sen ablama diyor ama ben hala ağlıyorum :(
sonra tam rüyamın devamı olacakken, saat 6.30 oluyor ve lanet alarmım çalıyor.
"hayır ben kullanmıyorum, ablan bana inanmıyor ben kullanmıyorum" diyerek uyanmak zorunda kalıyorum.
yataktan fırladığım gibi reşatın odasına koştum, acaba o adam hala orada mı diye. öyle gerçekti yani.
adam yoktu, ben de okula gittim.
rüya bitti.
günaydın aybikem!
adam odada traş oluyor, damla ve fatma hanım arka bahçeye gidiyor (hava henüz aydınlanmamış) ben de tam onların yanına giderken o ablası yanıma geliyor ve gece sen uyurken kollarına baktım sen hap kullanıyorsun diye saydırıyor bana bir sürü. nasıl ağlıyorum ben, hayır diyorum, ben sigara bile içemem, ne hapı diyorum ama ikna edemiyorum :(
ağlayarak arka bahçeye gidiyorum ben de, tam o sırada o adam camdan beni görüyor ve n'oldu diye sesleniyor arkamdan.
git ablana sor diye ağlıyorum ben yine. geliyor yanıma, sakinleştiriyor beni, üzülme, bakma sen ablama diyor ama ben hala ağlıyorum :(
sonra tam rüyamın devamı olacakken, saat 6.30 oluyor ve lanet alarmım çalıyor.
"hayır ben kullanmıyorum, ablan bana inanmıyor ben kullanmıyorum" diyerek uyanmak zorunda kalıyorum.
yataktan fırladığım gibi reşatın odasına koştum, acaba o adam hala orada mı diye. öyle gerçekti yani.
adam yoktu, ben de okula gittim.
rüya bitti.
günaydın aybikem!
özle(me)
Özleyeceklerim
ailem
yaz
ilkbahar
barcelona
umarım bir gün paris
dondurma
kahkahalar
sabah banyoları
çilek
damlayla beraber bilmediğimiz sokaklar
erik
saklambaç
karaköy-bej
Ada
çikolata
sahilde yürüyüş
steve jobs
lunapark
midnight in paris
kilyos
bisiklet
tiyatro
o
deniz
defterlerim
tenis
dua
ovit
mete
müzik
yazmak
Özlemeyeceklerim
birilerine katlanmak zorunda kalmak
televizyon
siyaset
hiçbir zaman çekmeyen digiturk
turkcell
hastane (MASLAK ACIBADEM)
e-mail
çevremdeki bir sürü kişi
cenaze
akp
saç kurutma makinesi
ütü
makyaj temizlemek
sabah alarmları
ailem
yaz
ilkbahar
barcelona
umarım bir gün paris
dondurma
kahkahalar
sabah banyoları
çilek
damlayla beraber bilmediğimiz sokaklar
erik
saklambaç
karaköy-bej
Ada
çikolata
sahilde yürüyüş
steve jobs
lunapark
midnight in paris
kilyos
bisiklet
tiyatro
o
deniz
defterlerim
tenis
dua
ovit
mete
müzik
yazmak
Özlemeyeceklerim
birilerine katlanmak zorunda kalmak
televizyon
siyaset
hiçbir zaman çekmeyen digiturk
turkcell
hastane (MASLAK ACIBADEM)
çevremdeki bir sürü kişi
cenaze
akp
saç kurutma makinesi
ütü
makyaj temizlemek
sabah alarmları
13 Mart 2013 Çarşamba
Dünya'yı iki elinin arasına alabilir misin?
"Dünyayı iki elinin arasına alabilir misin?" dedi kız.
gülümsedi oğlan, yavaşça yaklaştı..
ellerini yanaklarına koydu kızın,
-bak dedi
"-dünya avuçlarımın içinde şimdi"
gülümsedi oğlan, yavaşça yaklaştı..
ellerini yanaklarına koydu kızın,
-bak dedi
"-dünya avuçlarımın içinde şimdi"
12 Mart 2013 Salı
kırmızı.
bir trafik lambası getirin şimdi gözünüzün önüne. yönetir durur, arabaları, insanları. ona göre dururuz, geçmek için hazırlanırız, tamam artık geç dediğinde de geçeriz.
sen de aynı öylesin. yoruldum artık, anlamıyorum seni.
tam sarı ışıklar saçıyorsun, bu kez oldu diyorum, tamam diyorum, sinyal üzerine sinyal veriyorsun, sarının tüm tonlarını gösteriyorsun bana. yeşilin yanmasını beklerken ben, sen kırmızı ışığa bürünerek durduruyorsun beni.
buna da tamam diyorum. olmadı, olmuyor, olmayacak diyorum. alışmamışım ya zaten sana, çok kolay kabul edebiliyorum olmayışını. işte ben tam kendimi bu olmamışlığa alıştırıp kabul ettirmişken sen yine sarı ışıklar yakmaya başlıyorsun; yeşile çok yakın tonlarda.
hiçbir renkte tam değilsin. ben sana hep çok sarı oldum, çok yeşile döndüm, dönmek istedim. kırmızının uzağından dahi geçmedim, istemedim geçmeyi.
şimdi yine aynı şeyi yapıyorsun. olmadık anlarda, olmadık şekilde yeşile dönen ışıklarını gönderiyorsun bana. yarın aniden kırmızı olabilirsin, bunu da biliyorum. netsizliğine, dengesizliğine, emin olamayışına, güvensizliğine, çok renkliliğine çok alıştım.
şimdi gel desen, tamam desen, hep yeşil desen..
benim rengim belli, kırmızı.
senin "sarı"na karşı, kırmızıyım.
senin "yeşil"ine karşı, kırmızıyım.
ben artık sana hep kırmızıyım canım.
sen de aynı öylesin. yoruldum artık, anlamıyorum seni.
tam sarı ışıklar saçıyorsun, bu kez oldu diyorum, tamam diyorum, sinyal üzerine sinyal veriyorsun, sarının tüm tonlarını gösteriyorsun bana. yeşilin yanmasını beklerken ben, sen kırmızı ışığa bürünerek durduruyorsun beni.
buna da tamam diyorum. olmadı, olmuyor, olmayacak diyorum. alışmamışım ya zaten sana, çok kolay kabul edebiliyorum olmayışını. işte ben tam kendimi bu olmamışlığa alıştırıp kabul ettirmişken sen yine sarı ışıklar yakmaya başlıyorsun; yeşile çok yakın tonlarda.
hiçbir renkte tam değilsin. ben sana hep çok sarı oldum, çok yeşile döndüm, dönmek istedim. kırmızının uzağından dahi geçmedim, istemedim geçmeyi.
şimdi yine aynı şeyi yapıyorsun. olmadık anlarda, olmadık şekilde yeşile dönen ışıklarını gönderiyorsun bana. yarın aniden kırmızı olabilirsin, bunu da biliyorum. netsizliğine, dengesizliğine, emin olamayışına, güvensizliğine, çok renkliliğine çok alıştım.
şimdi gel desen, tamam desen, hep yeşil desen..
benim rengim belli, kırmızı.
senin "sarı"na karşı, kırmızıyım.
senin "yeşil"ine karşı, kırmızıyım.
ben artık sana hep kırmızıyım canım.
6 Mart 2013 Çarşamba
defter
bazen çok dağınık oluyorum, ama dağınıklığım içinde her şey yerli yerinde. ulaşmak istediğim her şey elimi uzattığım yerde. masaüstünü görmeniz lazım, dosya içinde dosya, word belgeleri, pdfler vs vs. Uzun lafın kısası, güzel bir temizlik farz oldu. 2011 yazının fotoğraflarına rastladım bu temizlik esnasında. Sonra da çok kızdım kendime.
Barcelona'da biriyle tanışmıştık, japon tatlı bi' amca, uzun uzun anlatmıştı, aonra resmimizi çizmek istemişti, çizmişti falan.
Ajandası vardı elinde, 67 gündür yolculuktaydı, -ki baya daha devam da edecekti. Gittiği her yerin resmini çizmiş, küçük anektodlar tutmuş, minik bir hatıra iliştirmiş yanına; metro bileti, müze bileti, otel faturası, yemek fişi gibi.
üzerinden yıllar da geçse o defteri her açışında o günü tekrar yaşayabilecek, hissedebilecek, hafızasına küçük jestler yapmış, o günü unutturmayacak, çok belli.
istanbul'a da gelmiş bu gezi sırasında, Konya'ya, İzmir'e.. sadece gezmemiş, hissetmiş, yaşamış oraları, bize öyle bir anlattı ki İstanbul'u tekrar aşık oldum şehrime, teşekkür ettim Allah'a, beni İstanbul'da doğma lüksüne laik gördüğü için..
İşte sonra (yani üzerinden 1,5 yıl geçtikten sonra) kızdım kendime. Neden böyle bir şey benim aklıma gelmedi? neden bende bir gezi defteri tutmadım, neden tanıştığım insanların isimlerini o defterime not etmedim; şimdi o japon amcanın bile ismini hatırlayamıyorum!
hafızama güvenirim, yanıltmadı şu ana kadar (isimler dışında) ama keşke şu defter olayını ben de akıl edebilseymişim. Bugün ki aybikem hatırlar, ama 10 yıl sonraki aybikem? 40 yıl sonraki aybikem?
Hem ben böyle bir şeyi yapabilseydim çocuklarım-torunlarım için çok güzel olmaz mıydı? (çocuk? torun? ben ne diyorum:) )
Barcelona'da biriyle tanışmıştık, japon tatlı bi' amca, uzun uzun anlatmıştı, aonra resmimizi çizmek istemişti, çizmişti falan.
Ajandası vardı elinde, 67 gündür yolculuktaydı, -ki baya daha devam da edecekti. Gittiği her yerin resmini çizmiş, küçük anektodlar tutmuş, minik bir hatıra iliştirmiş yanına; metro bileti, müze bileti, otel faturası, yemek fişi gibi.
üzerinden yıllar da geçse o defteri her açışında o günü tekrar yaşayabilecek, hissedebilecek, hafızasına küçük jestler yapmış, o günü unutturmayacak, çok belli.
istanbul'a da gelmiş bu gezi sırasında, Konya'ya, İzmir'e.. sadece gezmemiş, hissetmiş, yaşamış oraları, bize öyle bir anlattı ki İstanbul'u tekrar aşık oldum şehrime, teşekkür ettim Allah'a, beni İstanbul'da doğma lüksüne laik gördüğü için..
İşte sonra (yani üzerinden 1,5 yıl geçtikten sonra) kızdım kendime. Neden böyle bir şey benim aklıma gelmedi? neden bende bir gezi defteri tutmadım, neden tanıştığım insanların isimlerini o defterime not etmedim; şimdi o japon amcanın bile ismini hatırlayamıyorum!
hafızama güvenirim, yanıltmadı şu ana kadar (isimler dışında) ama keşke şu defter olayını ben de akıl edebilseymişim. Bugün ki aybikem hatırlar, ama 10 yıl sonraki aybikem? 40 yıl sonraki aybikem?
Hem ben böyle bir şeyi yapabilseydim çocuklarım-torunlarım için çok güzel olmaz mıydı? (çocuk? torun? ben ne diyorum:) )
16 Şubat 2013 Cumartesi
adını sen koy.
çoğunlukla böyle olur, o ilk cümleyi bulamam. belki beklemeyi biraz sevsem, biraz sabredebilsem gelecek o cümle ama..
bu gece nasıl uyuyabilirim bilmiyorum. baştan aşağı tembellik günü. pembe polar pijama, gri tshirt, tepeden topuz. çorap hiç giyemem zaten, öyle de sıkıntılıyım. (bunu neden yazdım ben de bilmiyorum)
uyuyan aybikem'e çok gülüyorum. yüz üstü yatarım ben, bir elim belime-göbeğime, diğer elim de mutlaka boynumla-göğsüm arasında gidip gelir. o el orada olmazsa uyuyamam. sabahlarız öylece. saçma mı geldi? ee öyleyim.
senin haberin yok ama ufacık-minicik bir rastlantı beni öyle heyecanlandırdı, öyle memnun etti ki. söyleyemedim sana, acaba gözünde küçük düşer miyim diye. sonra yine benzeri bir olay, sen söyledin, ben gülümsedim. haberin var ya da yok, beni çok mutlu ettin, teşekkürler.
4-5 gün önce çok güzel bir mail aldım. tanımadığım biri blogumu okumuş, "sen benim iç sesim olabilir misin acaba" yazmış. iç sesi, kelimelere döktüğüm için teşekkür etmiş. öyle güzel yazmış ki. yoldaydım bu mail geldiğinde, otobüsün içinde sırıtarak okudum resmen, yanımdaki meraklıya hiç aldırış etmeden.
önceleri hiç kimse bilmiyordu blogu, en yakınım dahi. aramalara vs. kapalıydı. benim özelim sonuçta burası. sonra sonra paylaştım yakınlarımla, onlar da fikirlerini benimle paylaştı. yazılarıma yorumlar yazılar; tanıdıklarım, hiç tanımadıklarım, kendini gizleyip yazdıklarını daha cümlenin başından tanıdıklarım :)
ps. ben seni çok iyi tanırım ;)
öptüm!
9 Şubat 2013 Cumartesi
sevgili şey.
ben ilerideki annen, şuan 25 yaşında olan. günlerdir aklımda aslında, sana yazmayı çok istedim.
seni çok seviyorum, daha hiç hesapta yokken bile. anne olma fikri bile beni sevinçten hoplayıp-zıplatmaya yetiyor. ne zaman anne olabilirim bilmiyorum, önce bir baba bulmak lazım sana :))
seni sonsuz sevginin içinde, güven yumağı kollarda büyüteceğime söz veriyorum. yaptığın her davranışın, verdiğin her kararın arkasında olacağım.
yanlışlarında yargılamayacağım seni, yanlış yapmadan doğrular bulunmuyor elbette. seni anlayabilmek için gerekirse ben de tekrar tekrar seninle o hataları yapacağım, beraber bulacağız çıkış yollarını. öylesi daha kolay.
birini mi seviyorsun, yaşın kaç olursa olsun kabul. yeter ki çok sevdiğine-sevildiğine emin ol sen. ben hep yanındayım senin.
istediğin okulda okuyup istediğin mesleği seçme kararını sadece sen vereceksin. Mutlu olacağın neyse, hayatın boyunca onu yapman için hep destekleyeceğim seni.
tüm "evet"lerin-"hayır"ların nedenini-sonucunu-sonrasını her şeyi anlatacağım sana. bunları bildiğin halde sen hala ısrarla o yolda yürümek istiyorsan, ben yine yanında olacağım senin. beraber gideceğiz o yoldan.
her zaman-her koşulda anlamaya çalışacağım ben seni. aslında bu yazı biraz da kendime not. eğer ileride unutursam -ki sanmam, tekrar tekrar okuyacağım bu yazıyı.
hep söylerim ya, kolayını anlat diye. ben sana hep kolayını anlatacağım, kolayını göstereceğim.
şimdi bir hayal ettim de, galiba ben çoktan da çook iyi bir anne olacağım. seni çok istiyorum. ve sanırım 2-3 yıl içinde artık anne olmam gerekli. şart şart :)
ismin ne mi olsun?
oğlum olursa Rüzgar ya da Yamaç, kızım olursa da Alin ya da Ada.
seni çok seviyorum ufaklık ;)
öptüm, annen.
seni çok seviyorum, daha hiç hesapta yokken bile. anne olma fikri bile beni sevinçten hoplayıp-zıplatmaya yetiyor. ne zaman anne olabilirim bilmiyorum, önce bir baba bulmak lazım sana :))
seni sonsuz sevginin içinde, güven yumağı kollarda büyüteceğime söz veriyorum. yaptığın her davranışın, verdiğin her kararın arkasında olacağım.
yanlışlarında yargılamayacağım seni, yanlış yapmadan doğrular bulunmuyor elbette. seni anlayabilmek için gerekirse ben de tekrar tekrar seninle o hataları yapacağım, beraber bulacağız çıkış yollarını. öylesi daha kolay.
birini mi seviyorsun, yaşın kaç olursa olsun kabul. yeter ki çok sevdiğine-sevildiğine emin ol sen. ben hep yanındayım senin.
istediğin okulda okuyup istediğin mesleği seçme kararını sadece sen vereceksin. Mutlu olacağın neyse, hayatın boyunca onu yapman için hep destekleyeceğim seni.
tüm "evet"lerin-"hayır"ların nedenini-sonucunu-sonrasını her şeyi anlatacağım sana. bunları bildiğin halde sen hala ısrarla o yolda yürümek istiyorsan, ben yine yanında olacağım senin. beraber gideceğiz o yoldan.
her zaman-her koşulda anlamaya çalışacağım ben seni. aslında bu yazı biraz da kendime not. eğer ileride unutursam -ki sanmam, tekrar tekrar okuyacağım bu yazıyı.
hep söylerim ya, kolayını anlat diye. ben sana hep kolayını anlatacağım, kolayını göstereceğim.
şimdi bir hayal ettim de, galiba ben çoktan da çook iyi bir anne olacağım. seni çok istiyorum. ve sanırım 2-3 yıl içinde artık anne olmam gerekli. şart şart :)
ismin ne mi olsun?
oğlum olursa Rüzgar ya da Yamaç, kızım olursa da Alin ya da Ada.
seni çok seviyorum ufaklık ;)
öptüm, annen.
5 Şubat 2013 Salı
selam ben geri kafalı!
dün akşam bir arkadaşımlaydım. eskiyi konuştuk, eskiden olanları. onunla ilk tanıştığımızda ona şu cümleyi kurmuşum "-Tolga, seni hiç kandırmayacağım, evet şuan arkadaşımsın, ama seneye hatırlamayacağım bile seni, çok eminim" 2008'in yazında söylenmiş bu cümle, 2013'ün kışındayız şuan.
tam anlamıyla erkek muhabbeti yaptık, biliyoruz erkekler bir araya gelince neler konuşur, onun poposu, bacağı, eski sevgililer, yatak hikayeleri vs. Tolga bu muhabbeti yaptı dün gece, anlattı tüm iğrençlikleri, hem erkeklerden, hem bu kadar adice davranışlar sergileyen hem cinslerimden iğrendim.
bir erkek için "acaba önce hangimiz yatağa düşüreceğiz?" diye iddiaya girmek ne demek? 2 kız arkadaş, benim etrafımdaki 2 kız arkadaş hem de! -ki bu en yazılabilitesi olan. daha ne iğrençlikler. dün gece yüzüm kızararak dinledim Tolga'yı, etrafımdaki o kişilerden nefret ederek. acıyarak hatta.
şükür ki hayatımda değiller, hiçbiri hiçbir anlam ifade etmiyor bende.
insanları anlayamıyorum ben. midesizliklerini. iğrençliklerini.
düşünün şimdi, 4 erkek-5 kız. herkes herkesle birlikte olmuş. gizli de değil, apaçık ortada. ve bu bahsettiklerim hala birbirlerinin yüzüne bakabiliyorlar utanmadan. anlatıyorlar bir de, o böyle iyiydi, bu şöyle eksikti..
ben mi çok geri kafalıyım, onlar mı çok geniş bilemedim.
geri kafalılıksa eğer, ben bu halimi çok seviyorum.
tabii ki birini çok sevebilirsin, onunla her şeyi yaşamak isteyebilirsin, bunu da anlarım ya da anlamam, anlamaya çalışırım diyelim ama her önüne gelenle yatıp-kalkmak değil bu. orada-burada anlatmak, iddialara girmek hiç değil.
o bahsettiğim çok sevdiğin, her şeyi yaşamak isteyeceğin kişi de hayatına 1 kere çıkar. daha fazla değil. sevgi de seks değil canım. öyle çok seviyorsan da zaten, evlenirsin. sonra ne yaşamak istersen yaşa.
evet ben geri kafalıyım. yapacak bir şey yok!
*bahsettiğim o kişiler bir şekilde hayatımda değiller şuan. yazamadığım daha ne iğrençlikleriniz var. keşke hiç tanışmasaydık demiycem, iyi ki tanımışım sizi, siz bana asla kimseye güvenmemem gerektiğini ve aile kavramının önemini bir kez daha ispatladınız. sizler sayesinde şuan hayatımda olan kişilerin önemini bir kez daha anladım. iyi ki hayatımdaydınız ve iyi ki tam zamanında hayatımdan def edip yolladım sizi.
*bahsettiğim o kişiler bir şekilde hayatımda değiller şuan. yazamadığım daha ne iğrençlikleriniz var. keşke hiç tanışmasaydık demiycem, iyi ki tanımışım sizi, siz bana asla kimseye güvenmemem gerektiğini ve aile kavramının önemini bir kez daha ispatladınız. sizler sayesinde şuan hayatımda olan kişilerin önemini bir kez daha anladım. iyi ki hayatımdaydınız ve iyi ki tam zamanında hayatımdan def edip yolladım sizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)